Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        12 Eylül günü gerçekleşen ve % 58 gibi net bir rakamla EVET ile sonuçlanan anayasa paketinin halk oylamasının sonuçlarını nasıl okumak gerekir? Veya kimi analistlerin sorduğu gibi soralım, bu halk oylamasında seçmen ne mesaj verdi ve bu mesajı siyasi partiler nasıl okumaktadırlar?

        Aslında bu soru gerçekten de yerinde ve nesnesine uygun bir bilgiyi açığa çıkarmaya yönelik bir sorudur. Lakin bu soruya cevap vermeye başlandığı andan itibaren durum değişmektedir. Seçmen ne mesaj verdi sorusu, seçmen neden böyle bir tercihte bulundu gibi bir sorgulamaya dönüşmektedir. Bu sorgulama öğrenmeye matuf olmadığından dolayı da bir türlü işin sırrına vakıf olabilecek bilgilere ulaşılmamaktadır.

        Bugüne kadar yapılan pek çok seçimden sonra yapılan analiz yorumlarda da bu durum hep böyle oldu.

        Siyasi partiler için seçimler, birçok konuda kendilerine çeki düzen vermek, hatalarını görmek ve halkın taleplerini algılamak için bulunmaz fırsatlardır. Bu fırsatları ve tercihleri doğru okuyabilenler hep başarılı olurlar, sorgulayanlar ise hep kaybederler. Bu halk oylaması da bunu bir kez daha göstermiş oldu.

        Bu çerçevede elde edilen sonuçları hayır ve boykot cephesinde yer alan siyasi oluşumlar için tam anlamıyla bir hezimet olarak görmek gerekiyor. Bu durumu fark edip kendilerine çeki düzen vermeyip aynı söylemleri ve politikaları devam ettirirlerse de kaybetmeye mahkumdurlar.

        Tabi burada başbakanın karizmasını da unutmamak gerekir. Elbette bu oran sadece AK Partiye oy verenlerden müteşekkil değildir. Ama bu oranda bir onaya insanların ikna edilmesindeki başarı bizzat sayın başbakana ve ekibine aittir. Max Weber’ın karizmatik liderliğe ilişkin tanımlamalarında dile getirdiği konulardan birisi de karizmanın zedelenmesinde işaret ettiği “karizmanın rutinleşme tehlikesidir” ki halk oylaması aslında bu riski de ortadan kaldırmış oldu. Korkaklar zafer abideleri dikemez sözünden hareketle büyük riskler alan bir lider olarak karizmasını daha da derinleştirmiştir.

        Bir diğer konu da elde edilen sonuçları propaganda sürecinde dile getirilen argümanlar ve kullanılan söylem açısından değerlendirilmesi gerektiğidir. Ne yazık ki Türkiye’de siyaset çoğunlukla korkular üzerinden yürütülmüştür. “Bize oy vermezseniz zombiler gelip sizi yiyecek, memleket elden gidecek, ülke büyük bir tehlike ile karşı karşıya gelecek ve karanlığa gömülecek, ülkeyi düşmanlar işgal edecek” gibi ifadeler neredeyse her dönemin temel sloganları oldu. Aslında 1930 ve 1940’lardan kalma bu politikanın vaktiyle bir karşılığının olduğu da söylenebilir ama artık bu yönde bir tehlikenin kalmadığını her kes görmektedir. Dünyadaki siyasi konsept değişti ve ülkeler marka devletler olarak var olmaya doğru evrilmektedirler. Bu değişim devletin isteği ile değil, orta sınıfın isteği ile gerçekleşmektedir. Her bir sınıfsal farklılığın hak taleplerine ilişkin yöntemleri de değişti. Bunu fark etmeyen siyasi anlayışların gelecek için projeler üretmesi de mümkün değildir. İstediği sonucu elde etmek için bütün kozlarını piyasaya sürenlerin zararı sadece anlık bir kayıp olmayacaktır. Var oluşsal bir sorgulamayı da beraberinde getirecektir.

        Seçmen net bir mesaj vermiştir: Devlet denilen yönetim organizasyon örgütlenmesinde beni dışlarsanız ben de sizi dışlarım. Taraf gazetesinin manşetine taşıdığı gibi halk yönetime el koymuştur. Halka rağmen siyaset yapılamaz. İttihat Terakkiden bu yana devam eden tepeden inmeci anlayış son bulmuştur.

        Bu durumun doğurabileceği iyilik halinden ve imkanlardan her kes, ama her kes faydalanacaktır. Hayırcılar da boykotcular da. Darbeciler hakkındaki ilk suç duyurusu da boykotçulardan geldi “netekim”.

        Diğer Yazılar