Erzurum'a Baltahane'dan Bakmak
Geçen hafta sonu İlahiyat Fakültesi ile İslami İlimler Araştırma Vakfı’nın (İSAV’ın) ortaklaşa düzenledikleri Gelenek ve Din konulu sempozyuma katılmak üzere Erzurum’daydım. Havaalanından şehre giderken göze çarpan ilk şey 2011 Universiad kış olimpiyatları için yoğun bir biçimde devam eden çalışmalardı. Hatta havaalanının içinde de aynı hummalı çalışmalar devam etmekteydi.
Esasında Erzurum, medeniyetin şehirli olduğu ifadesini somutlaştıran ilginç ve cazip bir kenttir. Peki bir şehri cazip kılan nedir? Elbette ki coğrafya ve nüfus değildir. O şehrin sahip olduğu mitolojidir, efsanelerdir, kentin özgün kültürüdür, yemekleridir, tarihidir, tarihi şahsiyetleridir, sohbet mekanlarıdır. Bir mekanda yaşayan insanların oraya atfettikleri anlamları bilmeden de orayı sağlıklı bir biçimde tanıma şansınız olmaz. Çünkü insanın mekanla olan ilişkisi sanılanın aksine hem romantik hem de metafiziktir. Somut alanlardan devşirilen referanslarla değil soyut olanlarla kurulur. Mekan kelimesi Arapça “Kevn” den türetilmiştir. Kevn kelimesi ise olmak, meydana gelmek, belli bir şekle girmek ve varlık gibi anlamlara gelmektedir. Yön ve yöre kavramının zihnimizdeki izdüşümlerine ilişkin referansların temeli de mekansaldır. Bir mekan fikri olmasaydı eğer zaman da olmazdı. Zaman ve mekan birlik olup zihnin işleyişini mümkün ve anlaşılır kılarlar. Bir şeyi bilmemiz için iki ön koşul var: zaman ve mekan. Mekan denildiğinde de ilk akla gelen ev ve şehirdir. Ev, Ömer Lekesiz’in veciz ifadesi ile sadece dört duvar değildir. Şehir de öyle. Sadece sokaklar, alışveriş mekanları ve insanlar değildirler.
Doğrusu bu kaçıncı gidişim bilmiyorum ama bu kez değerli üstadım Mümtaz’er Türküne ile Erzurum’daydım. İlkokulu burada okuyan üstat ile burayı gezerken hem şehrin tarihi ile hem de insanları ile bir kez daha tanıştım. Tanıdıklarımı bir kez daha tanıdım. Lalapaşa Camisinde Cuma namazı, akşam Güzelyurt lokantasında kırmızı benekli enfes alabalık ziyafeti, bu ziyafetten sonra Alipaşa camisinin karşısında Baltahane’de akşam çayı ve gazelhanlardan müzik dinletisi ile bu kez Erzurum’a farklı bir kapıdan girdiğimi itiraf etmeliyim.
Kürtler için önemi ve saygınlığı bilinen Şeyh Sait ailesinden Avukat Abdurrahim Fırat ile bağımsız ülkücülerden Erzurum’un yaşayan hafızası güzel insan Muammer Cindilli ile birlikte kenti teneffüs etmeyenin burayı anlayabilmesi kolay olmayacaktır. İkili arasındaki saygın ve nezaketli diyalog bu topraklardaki birlikteliğin asıl mayasının ne olduğunu tüm sosyolojik ve politik teorileri aşan bir netlikte göstermekteydi. Buralarda Nakşilik sadece bir seyr-u sülük işi değildir, aynı zamanda bir kaynaştırma harcıdır da. Ama onun bu rolünü bitirmek için hem statüko hem de onun muarızı olan oluşumlar elinden geleni ardına koymamışlar. Ama yine de Erzurum’da bu izleri sürmek mümkün.
Baltahane’de Fatih beyin koleksiyonu ile çayı bizi başka bir dünyaya götürdü. Koleksiyonun her eserini seyrederken onu yapan kişi ile karşılıklı oturmuş gibi bir atmosferde tarihte bir yolculuğa çıkarken geri gelmeyi kim isterdi?
Muammer beyin hikayesi çok ilginç. 12 Eylül zorbalığı döneminde Diyarbakır cezaevine düşmüş günlerce işkence gördükten sonra “ötmediği” ve muhbir olmayı kabul etmediği için şişlensin diye deşifre edilerek, ülkücü olduğu söylenerek Kürtlerin koğuşuna konulmuştur. Durumun farkında olan mahkumlar onu farklı bir biçimde karşılamışlar.
İdari Bilimler Fakültesinden kadim dostum Muammer Yaylalı’nın Mikro İktisat’ın yanında kentin siyasi tarihinin de uzmanı olduğunu görünce acaba ben de mı bir arıza var yoksa bu Erzurum o bildiğim kenti değil miydi? Demek ki bir kenti yaşamak için o şehrin yemeğini, insanlarını, tarihini ve mitolojisi ile musikisini aynı karede görmek gerekiyor…