Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        FİLMİN NOTU: 5.5

        Başrollerinde Vin Diesel ve çekimler sırasında hayatını kaybeden Paul Walker’ın oynadığı “Hızlı ve Öfkeli” serisi, yedinci filmle yoluna devam ediyor. Paul Walker’ın eksikliğini özel efekt katkısıyla kapatan “Hızlı ve Öfkeli 7” (Furious 7), otomobillerin havada “uçuş”a geçtiği sahnelerle öne çıkıyor.

        “Hızlı ve Öfkeli” serisi, seyirciden aldığı gazın yardımıyla 14 yılda 7’nci filme kadar ulaştı. Başarısının sırrı, öncelikle toplumun alt kültürlerinden gelen karakterlerinde yatıyor. Seyirci ilk filmden itibaren onları kendine yakın ve inandırıcı buluyor. Geçen yıllar içinde arkadaş grubundan büyük bir aileye dönüşmelerini, aralarındaki dayanışma ruhunu da unutmayalım. Özetle, öyküler ne kadar basit olursa olsun, seyirci onları seviyor. Başarıyı getiren ikinci faktör ise, aksiyondan asla vazgeçilmemesi. 2001 yapımı ilk film ile seyrettiğimiz yedinci film arasında, karakterler ve aksiyon dışında çok fazla ortak nokta yok. Yasa dışı sokak yarışlarını farklı bir dille anlatarak yola çıkan “Hızlı ve Öfkeli” serisi, artık “Cehennem Melekleri” (The Expendables) gibi kalabalık kadrolu bir aksiyon ve macera tarzına ağırlık veriyor. Bir önceki filmde olduğu gibi kahramanlarımız yine dünyayı kötülerden kurtarmaya çalışıyorlar. Kurt Russell’ın oynadığı bir gizli ajan karakterinin teklifiyle devlete dışarıdan hizmet veren bağımsız bir ekibe dönüşüyorlar. Amaçları Tanrı’nın Gözü adlı yazılımı ele geçirip, Jason Statham’ın canlandırdığı intikam peşindeki kötü adamı yakalamak...

        PAUL WALKER’A HÜZÜNLÜ VE DİJİTAL VEDA

        Üstünde ciddi ciddi düşünüp biraz sorgulasanız hikâye tel tel dağılacak, elde tutar yanı kalmayacak ama gerilim ve aksiyon düşünmenize izin vermiyor. Peki peş peşe gelen bunca aksiyon sahnesi arasında akılda kalıcı ne var derseniz, öncelikle Abu Dabi’de otomobilin gökdelenden gökdelene uçtuğu çekimler aklıma geliyor. Kaldı ki, yedinci filmdeki otomobil sahnelerinin ortak teması yarış değil, havada uçuş. Sözgelimi, otomobiller uçaktan serbest düşüşe geçiyor; Dominic (Vin Diesel) otomobilini uçuruma doğru sürüyor vb... Aksiyon sahnelerinin çoğunda da zaten mantık kurallarını zorlayan akrobasi şovları seyrediyoruz. Dövüş ve çarpışma sahnelerinde ise mönü zengin. Seçenekler; yumruklu eski usul kavgalardan silahlı çatışmalara, hatta şehirde geçen küçük çaplı hava muharebelerine kadar uzanıyor.

        SERİNİN HAYRANLARINA VE AKSİYON SEVENLERE

        Deniz kenarında geçen final sahnesi, Paul Walker’a ağıt gibi düzenlenen hüzünlü bir elveda niteliğinde. Bu arada, dublörün varlığını fark ettiğiniz iki sahne (bomba ve finaldeki plaj sahneleri) hariç, çekimler sırasında hayatını kaybeden Paul Walker’ın yokluğu pek hissedilmiyor. Bunda, Walker’ın katıldığı çekimler kadar kuşkusuz CGI (bilgisayar kökenli görüntüler) ile gerçekleştirilen özel efektlerin de büyük katkısı var. Walker’ın yakın plan yüz çekimlerinin dublörlerin bedenine eklendiğini anladığınız sahnelerin sayısı da biri ikiyi geçmiyor. Dolayısıyla, özel efekt anlamında temiz ve iyi bir iş çıkarıldığı kesin. Daha önce serinin dört filmine imza atan Justin Lin’den bayrağı devralan, korku filmleriyle tanıdığımız yönetmen James Van’ın katkısını sorarsanız, estetik ve göz okşayıcı kadrajların peşinde koştuğunu, daha stilize ve duygusal bir üslup getirdiğini söyleyebilirim ama önemli bir katkıdan söz edemem. “Hızlı ve Öfkeli 7”yi sadece serinin hayranlarına ve aksiyonun her çeşidinden hoşlananlara öneririm.

        NEW YORK'TA MUCİZE

        FİLMİN NOTU: 6

        Yönetmen Thomas McCarthy’yi “Win Win” (Kazananlar Kulübü – 2011), “Hayatın İçinden” (The Station Agent – 2003) gibi yazar olarak da imza attığı akılda kalıcı filmlerinden hatırlıyoruz. McCarthy’nin, Paul Sado ile birlikte yazdığı “Şans Ayağıma Geldi” (The Cobbler), Adam Sandler gibi bir starın desteğiyle geniş kitleye seslenen bir film. Ama önceki filmlerine oranla daha hafif ve yüzeysel. Aslına bakarsanız, ilk yarım saat itibarıyla sağlam ve derin bir filmle karşılaşmayı ümit ediyorsunuz. Film, 1903 yılında New York’ta Yidiş dili konuşan ve kentsel dönüşümden şikâyet eden Yahudi esnafın yeraltı toplantısıyla açılıyor. Günümüze geldiğimizde ise yeni kuşak ayakkabı tamircisi Max Simkin’in (Adam Sandler) İngilizce konuştuğunu ama kentsel dönüşüm tehdidinin hâlâ sürdüğünü görüyoruz. Ancak Max için asıl mesele, kentsel dönüşümden ziyade hayatının tekdüzeliği gibi görünüyor. Dolayısıyla Max, bodrumda duran dededen kalma makinenin mucizevi özelliğini keşfettiğinde “başkası olmak” konusundaki iştahını dizginlemekte zorluk çekiyor.

        FANTASTİK TATLAR

        Film hoş bir fantastik öykü olarak başlasa da, Max’in tutarsız, ne istediğini bilmeyen, aksiyon ve heyecan peşinde koşan gözüpek, cesur bir karaktere dönüşmesiyle biraz ipin ucunu kaçırmaya başlıyor. Adam Sandler, Dustin Hoffman gibi oyuncuların, akıcı bir montajın, bazı hoş komedi sahnelerinin ve sürprizlerin de katkısıyla sonuna kadar ilgiyle seyrediyorsunuz ama tam olarak nereye varmak istendiğini pek anlamıyorsunuz. Bu haliyle “kentsel dönüşüme karşı ama bedensel dönüşümden yana” bir film olduğunu söyleyebilirim. Özetle, fantastik tatlar içeren komedileri sevenlere...

        Diğer Yazılar