FİLMİN NOTU:7

Charlie Brown ve Snoopy, 35 yıl sonra yeni bir sinema filmiyle geliyorlar karşımıza. Yetişkinler için nostaljik anlamlar taşıyan “Snoopy ve Charlie Brown Peanuts Filmi” (The Peanuts Movie), seyirciyi Charles M. Schulz’un naif dünyasına götürüyor.

CHARLES M. Schulz, bizde “Snoopy” olarak bilinen “The Peanuts” adlı bant karikatürlerini 1950’den başlayarak hayatını kaybettiği 2000 yılına kadar sürdürdü. “The Peanuts” bir dönem, 75 ülkede, 2600 gazetede 355 milyon okura ulaştı. İlki 1969’da, dördüncüsü 1980’de olmak üzere sinema filmleri de çekildi. Şimdi 35 yıl sonra, Schulz’un sevimli kahramanları yeni bir filmle geri dönüyorlar. “Buz Devri” yle tanınan Blue Sky Stüdyoları’nın “tezgâhı”ndan çıkan projenin yönetmeni Steve Martino.

NAİF VE YALIN ÇİZGİLER

Film, Schulz’un minimalist üslubunu elden geldiğince koruyor. El yapımı animasyonun eski tadı belki yok ama o bildiğimiz tanıdığımız “Peanuts ruhu”nu, Schulz dokunuşunu hissedebiliyoruz. Bunun en önemli nedeni, son dönemin bilgisayar animasyonlarının alameti farikası olan “yüksek çözünürlüklü” yaklaşımdan, ayrıntılı karakter çizimleri, doğa tasvirleri ve gerçekçi bir arka plan çalışmasından uzak durulması. Ağaçların yaprakları uçuşmuyor mesela. Schulz’un naif ve yalın çizgilerinin bilgisayar teknolojisiyle birleştiği bir film bu. Hafızamızdaki Peanuts imajından kopuk bir şey seyretmiyoruz. Sözgelimi bant karikatürlerde olduğu gibi, uçarken Snoopy’nin kulübesinin alt tarafını göremiyoruz. Karakterlerin yüzleri basit, tırtıklı çizimlerle veriliyor. El çizimlerinin ruhuna sadık kalma konusundaki bu hassasiyet, yetişkinler için filme özel ve nostaljik bir hava veriyor.

ANLAMLI MESAJLAR

Schulz’un oğlu ve torunu tarafından yazılan öykü iki kanaldan ilerliyor. Charlie Brown, mahalleye yeni taşınan sınıf arkadaşı kızıl saçlı kıza yaklaşmak, onunla arkadaş olmak için elinden geleni yapıyor. Snoopy ise daktilonun başına geçerek yarattığı hayal dünyasında rakibi Kızıl Baron’la karşı karşıya geliyor. Snoopy’nin 1. Dünya Savaşı’ndan kalma bir uçağın peşine düştüğü bölümler her yaştaki çocuğu yakalayacak cinsten. Utangaç ve içedönük Charlie Brown’un öyküsü ise okul çağındaki çocukların dert edinmeye başladığı “kendine güven”, “yeni arkadaş edinme” gibi meseleleri kurcalıyor ve çocuklara didaktizmden uzak, doğru, anlamlı mesajlar vermeyi başarıyor. Snoopy bu filmle ve benzer çabalarla eski popülerliğine ulaşır mı, günümüzdeki yeni rakipleriyle boy ölçüşebilir mi, kestiremiyorum. Ancak bu filmi Snoopy’yi özleyen yetişkinlere de, küçük seyircilere de gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

FİLMİN NOTU: 6.5

Bir zamanlar Patagonya’da

BAZI filmleri görmeden önce okuduğumuz öyküleri yanıltıcı olabilir. Sözgelimi, “Hayal Ülkesi”nin (Jauja) özeti, hatta fragmanı, zihninizde tarihi serüvenden western’e uzanan türleri çağrıştırabilir. Ancak en baştan söylemekte fayda var. “Hayal Ülkesi” heyecanlı bir hikâyeye ve tanıdık imajlara sahip olmasına karşın alışık olmadığımız bir seyir deneyimi sunuyor.

UMUTSUZLUĞUN FİLMİ

Basın bülteninden alıntı yaparsak film, “1882 yılında yerli halka karşı uygulanan soykırım harekâtı sırasında Patagonya’da bir ileri karakolda” geçiyor. Yönetmenin bu karakolda bize gösterdiği insan sayısı çok az. Alonso, bölgede soykırım uygulayan Batı’yı 5 karakter ve bir genç kız, yerlileri ise belli belirsiz görünen birkaç kişiyle gösteriyor. Dahası, “Hayal Ülkesi” baştan sona ıssızlıkta geçen, diyalog ağırlıklı “çok tenha bir film”. Doğa filmde bir başrol oyuncusu gibi. Kadrajlar üzerinden bütün filme bölgenin insansızlığı, çoraklığı ve sertliği damga vuruyor. Genç bir askerle kaçan 15 yaşındaki kızını (Viilbjork M. Agger) bulmak için kamptan uzaklaşan Danimarkalı yüzbaşı Gunnar Dinesen’in (Viggo Mortensen) arayışı, bir yerden sonra rüyalar ve hayaller içinde bir kayboluşa dönüyor. Hele o tuhaf finalden sonra sadece yüzbaşı değil, biz de kayboluyoruz... “Jauja” bana her anıyla çaresizliğin ve umutsuzluğun filmi gibi geldi. Soykırım yanlısı İspanyol teğmene oranla yerlilere karşı daha ılımlı davranmaktan yana olan yüzbaşının savaşa kızını da sürüklemiş olması zaten ilk andan içinizi karartıyor. Alonso’nun amacı 15 yaşında aşkı arayan bir kızın masumiyeti üzerinden Batı sömürgeciliğinin çıkışsızlığını yarı gerçek yarı düş bir atmosferde anlatmak gibi görünüyor. Açıkçası “Hayal Ülkesi”nin yapısını ve yönetmenin soğuk tarzını sevdiğimi söylemem mümkün değil. Ancak son yıllarda dünya festivallerinde adını duyuran Alonso’nun kendine has, alternatif bir dünyası olduğunu inkâr edemem. Bu filmi ancak yeni deneylere açık, sabırlı sinefillere tavsiye edebilirim.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!