Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

 

Serinin en pahalı filmi olarak öne çıkan “Transformers 5: Son Şövalye” (Transformers: The Last Knight), dünyayla aynı anda Türkiye’de de gösterime girdi. Başrollerinde Mark Wahlberg, Anthony Hopkins ve Laura Haddock’un oynadığı film yine görkemli bir aksiyon ve tahribat şovu sunuyor.

Transformers serisi, “akıllı ve kişilik sahibi makineler” fikrinden yola çıkar. Otomobil, uçak dahil her tür makineye dönüşme yeteneği olan Transformer’lar, çok büyük oyuncaklardan farksızdır. Kaldı ki, Transformers 1984’ten bu yana bir oyuncak serisidir aynı zamanda. Michael Bay’in yönetmenliğinde 2007’de başlayan Transformers filmleriyse, bilimkurgunun yapay zekâ temasını çocuksu bir naiflikle ele alırken serüven, savaş ve aksiyona ağırlık verir.

ÇOK FARKLI GÖRSEL ATMOSFERLER

Beşinci filmin hikâyesi ise tarihsel fanteziye meylediyor. 484 yılında İngiltere’de açılan filmin, Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’ne yeni bir yorum getirdiği dahi söylenebilir. Merlin’in asası ve Cade Yeager’e (Mark Wahlberg) teslim edilen tılsım gibi “büyülü” nesnelerin, filme bir “fantezi macera” havası verdiği kesin. Ama iki buçuk saati aşkın film, çok farklı görsel atmosferler arasında gidip geliyor.

Günümüz ABD’sinde geçen bölüme, terk edilmiş fabrikaları, hurdalıkları ve yıkık stadyumlarıyla kıyamet sonrası savaş atmosferi hâkim. ABD bölümü çoğunlukla güneş ışığında ve açık havada geçiyor. İngiltere’de ise bizi savaşın etkilerinden uzak görünen sakin, gri bir Londra, Ortaçağ’ı hatırlatan iç mekânlar ve uçsuz bucaksız çayırlar bekliyor.

Peşinden, 2. Dünya Savaşı’ndan kalma denizaltıyla okyanusların derinliğine inip “Abyss” filmini akla getiren bir dünyaya gidiyoruz. Uzay, Ortaçağ, fantezi, bilimkurgu, ABD ve İngiltere’yi birleştiren finalse esrarengiz Stonehedge’de geçiyor. Ve hepsi bu değil. İşin içinde Küba sokakları, Transformer’ların cehennemi andıran karanlık gezegeni ve 2. Dünya Savaşı’ndan küçük bir “Nazi katliamı kuplesi” de var...

YENİ SİMALAR EKLENİYOR

Mekânlardaki bu kaotik çeşitliliğin, karakterlere de yansıdığı görülüyor. Wall-E’yi andıran Sqweeks adlı şirin robotuyla hurdalıkta dolaşan öfkeli yetim Izabella (Isabela Moner); Londra’da bizi bekleyen aristokrat Sir Burton (Anthony Hopkins); güzel tarihçi Vivian (Laura Haddock); telefonla Havana’dan bağlanan John Turturro; sahtekârlığını inkâr etmeyen Merlin (Stanley Tucci); Cade’in peşine düşen kafası karışık askerler ve daha kimler kimler.... Tüm bu karakterler, sanki başka filmlerden çıkıp “Transformers 5” için buluşmuşa benziyor.

Tanıdık Transformer’lara yeni simâlar da ekleniyor. Nevrotik ve geveze hizmetkâr Cogman (Jim Carter) ile Fransız aksanlı Hot Rod (Omar Sy) mesela... Çağlar öncesinden kalma emektar robotları da unutmayalım.

GENİŞ ÇAPLI ÇARPIŞMALAR 

Michael Bay’in “Son Transformers filmim” diye takdim ettiği yapımda, uyumsuz karakter ve unsurları bir araya getiren dünyayı kurtarma öyküsünün ciddiye alınacak bir yanı yok. Öküz altında buzağı aramaya kalkarsanız, güvenilmez, beceriksiz ülke yöneticilerine karşı bilge İngiliz aristokrasisi ve Amerikan pragmatizmini buluşturan bir ittifaktan söz edilebilir... Ama bunların hiçbiri, serinin özünde görkemli bir tahribat estetiğine dayandığı gerçeğini örtbas edemiyor.

Transformers, dövüş ve takip sahnelerinin yanı sıra özel efektlerin desteğiyle bu kez gezegenimizi de kapsayan geniş çaplı çarpışma, tahribat ve yıkım sahneleri vaat ediyor. Beğendiğimi söyleyemem ama öyle çok yerin dibine batırılacak bir film olduğunu da düşünmüyorum.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!