Sergey Dovlatov, 30 yaşında bir yazar. Kitaplarını yayımlatmak için Yazarlar Birliği'ne kabul edilmesi gerekiyor ama Komünist Parti'nin sevdiği bir yazar değil. Yine de bazı bağlantıları var. Dergiler ve yerel gazetelerle görüşüyor; hatta yazı siparişleri alıyor. Ne var ki, bırakın toplumsal eleştiriyi, ironi ya da salt gözlemcilik dahi kabul görmüyor. O dönemde bir yazardan beklenen, sosyalist değerleri yüceltmesi ve emeği övmesi... Dovlatov ise kendisinden istenenleri yapamıyor. Üstelik cebinde parası yok. Film boyunca kızına almak istediği bebek için para arayıp duruyor. Bu arada, her yazısı geri çevriliyor ya da yeniden yazması isteniyor.

Filmde sadece Sergey Dovlatov'un değil, başta Brodsky olmak üzere başka Rus şair, yazar ve sanatçıların da nasıl baskı altında tutulduğunu görüyoruz. İktidarın yazarlardan, yazılardan korktuğu; insanları yabancı çorap sattığı  için tutuklayıp hapsettiği bir dönem bu... Aslına bakarsanız SSCB'de yaşanan baskılar üzerine benzer çok film seyrettik. “Dovlatov”un farkı, baskının günlük hayata yansıma biçimlerini göstermesinde gizli.. Sözgelimi, filmde alışıldık anlamda “kötü zorbalar” yerine Dovlatov'a yardımcı olmaya çalışan “iyi niyetli” insanlar var. Hatta yazılarını reddederken “Yazılarınla niye bizi küçümsüyorsun? Niye bizimle alay ediyorsun?” diye sitem ediyorlar. Yönetmen Aleksey German ile Yulia Tupikina'nın birlikte yazdığı senaryonun iyi işleyen yanı, iktidarın gündelik hayatta insanları nasıl kontrol ettiğini ve sansürün toplumun derinlerine nasıl işlediğini göstermekteki başarısı... Filmin belki de en acınacak karakterinin Soljenitsin ve Nabokov romanlarını satın almak isteyenleri polise rapor eden muhbir kitapçı olması tesadüf değil. Dovlatov bile onu ezmekten geri durmuyor. Özellikle bu sahnede sosyalist sistemin içten içe nasıl çürüdüğünü görmek mümkün.
Öte yandan, “Dovlatov” bildik anti komünist filmlerden değil. Sosyalizmden ziyade iktidar kavramı üzerine odaklanıyor, iktidar baskısını öne çıkarıyor... Annesi Dovlatov'a “Yazılarını yayımlatmak için uğraşmana gerek yok. Benim maaşım ikimize de yeter. Sen romanlarını yaz!”  diyor filmin başlarında.. Buna rağmen, Dovlatov'un elinden geleni yapması, ülkesine inandığını gösteriyor.. Brejnev'le sohbet ettiği rüya, sosyalist ideallerin bir yansıması olarak yorumlanabilir. Sınıf farklarının kalktığı, herkesin eşit olduğu bir sistemde parti lideriyle sohbet etmek her vatandaşın hakkı aslında ama pratikte farklı bir gerçeklik yaşanıyor.
Dovlatov bir başka rüyasında gözaltı kamplarında gardiyan olarak görev yaptığı günlere dönüyor. Diğer bir deyişle, yazar olmaktan umudunu kesince yeniden gardiyan oluyor. Filmin Dovlatov'un gardiyanlık günlerinden söz etmesiyle başlaması tesadüf değil. Devletin de vatandaşlardan istediği aslında bir çeşit gardiyanlık. Herkesin birbirini kontrol etmesi, iktidar adına baskı kurması... Filmde de bunu görüyoruz.

Sovyetler Birliği'ndeki baskıcı rejimin yıkılıp gideceğini, Dovlatov'un ise önemli bir yazar olacağını bilmek, filme tuhaf şekilde hüzünlü bir hava veriyor. Bir gün her şeyin değişeceğini bilmek, geçmişteki acıları, hayal kırıklıklarını ve yaşanan duygusal yıkımları değiştirmiyor sonuçta.... Dolayısıyla, filmin belki de bana en çok dokunan yanı, baskıya rağmen hayatlarını sürdürmeye çalışan insanların çaresizliklerini hissetmek oldu. Filmin başarısında, Lukasz Zal imzası taşıyan o donuk, soluk ve gerçekçi görüntülerin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Renklerin adeta kaybolup gittiği bir görsel dünya bu... İç mekânlarda sarı, dışta ise beyazın ağırlıkta olduğu bir film... O yılların Sovyet filmlerinin hatırlatan bu renk dokusu, geçmiş hissini güçlendirirken, hüzün duygusunu da artırıyor.
Yönetmen Aleksey German, Amerikan sinemasının aksine duygusal gerilim yaratmak yerine, sakin ve gözlemci bir tavır benimsiyor. Duygularımıza müdahale etmeden her şeyi yakından gözlemlememizi istiyor. Uzun süren sahnelerde kamerayı telaşsızca karakterlerin yakınında hareket ettiriyor. German, birçok oyuncunun yer aldığı kalabalık çekimlerde oyuncuların mizansenleriyle kamera hareketlerini senkronize etmekte çok başarılı. Bu anlatım tarzı, karakterlerle birlikte aynı zamanı ve mekânı paylaşma duygusunu  güçlendiriyor. Böylelikle o yılların Leningrad'ı, ortaklaşa kullanılan büyük apartman daireleri, geceleri evlerde yapılan caz partileri ve sokaklardaki şarap partileriyle hafızamıza çakılı kalıyor.
Final sahnesi de etkileyici. Dovlatov'u 1971 yılında kafası karışık halde bırakırken gelecekte neler olacağını öğrendiğimizde, sevinmekle üzülmek arasında kalıyoruz. Filmin belki tek zaafı, karakterin hüznüne, acısına kendisini çok kaptırmış olması ama yazarın hayatını düşündüğünüzde bunu hoş görmeniz mümkün. Son olarak, Dovlatov'u canladıran Milan Maric'in filme çok şey kattığını belirtelim.

Filmin notu: 7

* * *

Audrey ve Morgan casuslar aleminde

Uluslararası istihbarat dünyasına dışarıdan giren, kendini büyük entrikaların ortasında bulan ilgisiz kişiler, özellikle Alfred Hitchcock'un “Gizli Teşkilat”ından (North by Northwest) bu yana casusluk komedilerinin vazgeçilmez karakterleridir... James Cameron'ın “Gerçek Yalanları”nda (True Lies) eş, Robert Rodriguez'in “Spy Kids”inde çocuklar girmişti casusların dünyasına. “Beni Satan Casus'ta (The Spy Who Dumped Me) ise sevgilisi Drew'un (Justin Theroux) ajan olduğunu öğrenen Audrey'nin (Mila Kunis) hikâyesini seyrediyoruz.


Her şey, Drew'un Audrey'e verdiği bir ödül heykelciğiyle ilgili aslında... İngiliz istihbaratı başta olmak üzere herkes bu heykelciğin peşinde koşuyor. Kasiyer Audrey ile çılgın arkadaşı Morgan'ın (Kate McKinnon) ABD'den Viyana'ya,  Prag'dan Berlin'e kadar uzanan çılgın ve matrak macerası galiba hiçbir noktasında inandırıcı değil. Süratle akıp giden olayların dışına çıkıp neler olup bittiğini düşünmeye başladığınız an, hikâye örgüsünde tutarsızlıklar ve anlamsızlıklar bulmanız mümkün. Ama kuşkusuz amaç, inandırıcı bir öykü anlatmak değil, seyirciyi eğlendirmek...
Filmin eğlenceli yanı, Audrey ile Morgan'ın ait olmadıkları bir dünyadaki hallerini görmek kuşkusuz... “Kadınlık halleriyle casuslar dünyasının karşı karşıya gelmesi” diyemiyorum çünkü hikâye o yönde pek ilerlemiyor.  Burada ilginç olan, Mila Kunis'in Audrey karakterini dramatik bir oyunculukla canlandırması. Audrey, filmin en sahici karakteri. Geri kalan her şey; casuslar, ölümler, silahlı çatışma ve dövüş sahneleri oyun gibi geliyor... Morgan'ı canlandıran Kate McKinnon ise film boyunca komedi şovu yapıyor. Audrey her şeyi ciddiye alırken, Morgan çocuk gibi oynamanın keyfini çıkarıyor, eğleniyor... İkisi arasındaki karşıtlık filmin mizah anlayışını da şekillendiriyor.

Bu arada, Kate McKinnon'un ABD dışındaki seyircilere komik gelip gelmeyeceği ayrı bir konu... Son dönemde “Ghostbusters: Answer the Call” gibi filmlerde karşımıza çıkan McKinnon hep aynı tarzda oynayan bir komedyen. Hiçbir zaman tam olarak olgunlaşamamış, kendi hayal dünyasında yaşayan, çocuksu, çılgın ama yüksek özgüven sahibi karakterleri canlandırıyor genelde. Bu filmdeki Morgan da casuslar dünyasını kendi oyun alanı gibi gören bir karakter. Özetle, McKinnon'ı severseniz filmi de sevebilirsiniz... Aksi halde işiniz zor.
İçerdiği şiddet ve yüksek ölüm oranıyla “Beni Satan Casus”un bir kara komedi olduğunu not etmek gerekiyor. Yönetmen Susanna Fogel, aksiyonu ihmal etmiyor. Özellikle otomobille takip sahnesi dikkat çekici... Bu arada, filmin Viyana, Prag ve Berlin'e gitme arzusu yarattığı, dolayısıyla “turistik” bir yanı olduğu söylenebilir.  

Filmin notu: 5

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!