Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

2013'te  bizde “Korku Seansı” adıyla gösterilen “The Conjuring”, artık bir seriye dönüşmüş durumda. Seri, Conjuring Evreni (The Conjuring Universe) diye de adlandırılıyor. İlk filmin ardından 2014'te “Annabelle”, 2016'da “The Conjuring 2”, 2017'de ise “Annabelle: Creation” adlı filmleri seyrettik. “Dehşetin Yüzü”, bu “evren”den gelen beşinci film.
Seri, başka alemlerden bizin dünyamıza sızmak isteyen kötü güçler üzerine kurulu... Amaçları, insanları ya da Annabelle gibi nesneleri ele geçirmek olarak özetlenebilir. Genelde zayıf inançlı, dindar olmayan kişileri seçerler. İyilerle kötüler arasındaki savaşta inançlı medyumlar ve Katolik Kilise'si ön saflarda yer alır. Ancak kötüler hiçbir zaman tam olarak yenilmez, ortadan yok olmaz. İnancın gücü karşısında geri çekilirler sadece... Bilirsiniz ki iyilikle kötülük arasındaki savaş hiç bitmez ve bu mücadelede insanların daha inançlı olması gerekir... Dolayısıyla, Conjuring serisi alt metinleri itibarıyla belirli ölçülerde dini propaganda içerir. Ama serinin bazı filmlerinde bu alt metinler çok rahatsız edici değildir. Sözgelimi ilk film, özellikle yönetmen James Wan'ın eski usul korku tekniklerini çok başarılı bir biçimde kullanması itibarıyla akılda kalıcıdır. Hikâye ve karakterler ilgi çekici, görsel atmosfer kuşatıcıdır.  “Dehşetin Yüzü” içinse aynı şeyleri söylemek zor...

“Korku Seansı”  ve “Korku Seansı 2”nın gerçek olaylardan yola çıkması, serinin sahicilik çabasının bir ürünüydü. “Dehşetin Yüzü” ise bizi sahicilikten uzak bir korku atmosferine götürüyor. Hikâyeyi serinin önceki filmlerine bağlayan, kötü ruh Valak'ı hatırlatma amacı taşıyan ve kısa planlardan oluşan açılış sahnesini bir yana bırakırsak 1952 yılında Romanya'ya gitmemizle birlikte, serinin önceki 4 filminin dünyasından tümüyle çıkıyoruz. Metruk manastır daha ilk andan Gotik bir resimli romandan çıkmış gibi duruyor, sahici gelmiyor.

Oysa serinin özelliği, korku gerilim unsurlarını sıradan insanların sıradan hayatlarının içinde bulma fikrine dayanır...  Serinin önceki filmleri orta halli insanların evlerinde geçer genelde. Kötü ruhların dolaştığı o sıradan görünümlü evlerde yaşamak zorundadırlar. Romanya'daki ücra manastır ise daha çok maceraperestlere seslenen, sıradan bir insanın adımını atmayacağı bir mekân...
Karakterler aslında ilk başka ilgi çekici duruyorlar. Henüz yeminlerini etmemiş genç rahibe adayı Irene (Taissa Farmiga), onu görür görmez kur yapmaya başlayan Frenchie lakaplı bölge sakini (Jonas Bloquet) ve Şeytan çıkarma olaylarında tecrübeli rahip (Demian Bichir), kendi öyküleri olan bir üçlü olarak çıkıyorlar karşımıza. Ama kötü ruh Valak'ın (Bonnie Aarons) devreye girmesiyle her şey bir korku şovuna dönüşüyor ve karakterler Valak'ın gücü karşısında önemini yitiriyorlar. Tam da burada, Valak'ın aslında “öyküsüz” bir varlık olduğunu söylemek gerek. Diğer bir deyişle, Valak sadece düz kötülük yapıyor. Öyküsüyle, amaçlarıyla filmi şekillendiremiyor. 

Öykü ve senaryo zayıf olunca, yönetmen Corin Hardy'nin filmi çok iyi çekmesinin açıkçası pek önemi kalmıyor. Kaldı ki, önceki filmlerde olduğu gibi öyle unutulmaz, korku gerilim sahneleri olduğu söylenemez. Filmin bütün numarası “rahibe görünümlü kötü ruh” olunca, sahneler ve korku gerilim trükleri birbirini tekrar ediyor. “Acaba rahibe mi, yoksa Valak mı?” diye düşündüğümüz, yüzün karanlıkta kaldığı o kadar çok çekim var ki... Bir korku gerilim filminde hep aynı numarayla korkutma çabası bir senaryo zaafıdır. Özetle, “Dehşetin Yüzü”, her şeyiyle serinin en zayıf halkası... Sadece korku gerilim meraklılarına önerebilirim.
Filmin notu: 5

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!