Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Müslüm Gürses'in hayat hikâyesini anlatan “Müslüm Baba”, 1978 yılında Tarsus'ta açılıyor. O gece, konser sonrası yaşadığı trafik kazasının ardından zaman içinde ileri geri gidişlerle hayatının farklı dönemlerinde yaşadıklarına tanık oluyoruz. Urfa'dan Adana'ya uzanan çocukluk ve ilk gençlik çağı, sadece yoksullukla değil, zorba bir babanın baskısıyla geçiyor... Adana Halkevi'nde tanıştığı Limoncu Ali (Erkan Can) sayesinde müziğe veriyor kendini. Türkü söylemenin gerçek anlamını onunla birlikte keşfediyor, saz çalmayı öğreniyor.  Limoncu Ali, hayatı boyunca aklından çıkarmayacağı öğüt ve öğretileriyle akıl hocası oluyor genç Müslüm'ün. Onunla birlikte ilk kez sahneye çıkıyor, para kazanmaya başlıyor. Ne var ki, baba şiddeti dinmek bilmiyor ve gerçek adıyla Müslüm Akbaş yıllar boyunca bir türlü huzuru, mutluluğu bulamıyor...

Filmi seyrederken Müslüm Gürses'in trajik olaylarla dolu bir hayatı olduğunu öğreniyor, şarkılarındaki acının nereden geldiğini hissediyorsunuz. Hayatındaki dönüm noktalarını düşündükçe gerçek hayattaki duruşunu, samimiyetini daha iyi anlıyorsunuz... Ama filmin anlatmadığı, anlatmak istemediği şeyler de var... Sözgelimi, sahnedeki Müslüm Baba'ya özgü o benzersiz duruş, şarkı söyleme tarzı ve beden dili, Timuçin Esen'in “bayrağı genç Müslüm'ü canlandıran Şahin Kendirci'den devralmasıyla” aniden ortaya çıkıyor... Anadolu türkülerinin yalınlığından arabeskin karmaşık armonisine nasıl geçtiğini de anlayamıyoruz. Muhterem Nur'la tanışana kadar hayatındaki kadınlarla ilgili ya da kadınların hayatındaki yeri üzerine nerdeyse hiçbir şey yok. Film, Müslüm Gürses'in kadına şiddet gösterme konusunda çok masum olmadığını söylemekten kaçınmıyor ama bu konunun nedenlerini eşelemiyor. Pişmanlık ve utanç anları olarak kalıyor hepsi...  

1967'den 2000'lere uzanan bir hayat anlatılırken toplumun yaşadığı değişime fonda duyulan birkaç haber bülteni dışında hiç yer verilmiyor... Müslüm Gürses'in o toplumun içinde Müslüm Baba gibi bir müzik ikonuna nasıl dönüştüğü konusunda hiçbir fikir üretilmiyor. İşte bu yüzden, Gülhane Konseri bir tür korku-gerilim filmine, fanatik Müslüm hayranları da zombi benzeri varlıklara dönüşüyor. Film, o meşhur konsere o yıllarda tam da medyanın baktığı yerden bakıyor. Yani, dışardan, sadece satıhta olanları gözlemleyerek... Müslüm Gürses'in muhabirlere verdiği “Onlar yas tutuyor” yanıtı olmasa, “Müslüm Baba kültü” konusunda belki çok daha sığ kalacak film...
Kuşkusuz, Müslüm Baba kültünü ve bir hayatı, sosyolojik, psikolojik çözümlemeleriyle 130 dakikalık bir filme sığdırmak kolay değil. Bir odak ve niyet seçmek zorundasınız...  Filmin odağını, “Müslüm Gürses'in yaşam öyküsüne genel bir bakış” diye yanıtlamak mümkün. Annesi, babası, erkek kardeşi ve Muhterem Nur'la olan ilişkilerine yoğunlaşmaya çalışan bir bakış bu... Filmi seyreden bir yabancı için bütün hikâye, yaşanan ruhsal ve fiziksel travmalar sonucunda şöhretin ve zenginliğin tadını çıkaramayan bir şarkıcıyla ilgili... Daha ötesi yok. Müslüm Gürses, film boyunca sık sık aynaya bakarken görüntüleniyor ama kendi imajıyla olan ilişkisi hiç kurcalanmıyor.
Filmin niyeti ise seyirciyi duygulandırmak ve ağlatmak olarak özetlenebilir. Müslüm Gürses'in hayatında travmalara yol açan trajik olayların filmin bütününe dengeli bir şekilde yerleştirilmesi, daha doğrusu serpiştirilmesi bu yaklaşımın bir sonucu... Mesela, geçmişte yaşadığı önemli acılardan birine son bölümde bir flash-back sahneyle tanık oluyoruz. 2000'li yıllardaki Harbiye Konseri güçlü bir final olamıyor; çünkü o konserin anlamı ya da hikâyesine hiç girilmiyor. Oysa o konser, 2000'li yıllarda Müslüm Gürses'in toplumun farklı kesimlerine ulaşmasının bir simgesiydi yanlış hatırlamıyorsam... Hayatının son dönemlerinde bir grup fanatiğin Müslüm Babası olmaktan çıkmış, popüler kültürün ikonik figürlerinden birine dönüşmüştü. Doğrusu filmin tüm bunları ya da Müslüm Baba kültünü anlamak ya da anlamlandırmakla ilgili bir iddiası yok. Amaç seyirciye duygusal şoklar yaşatarak onları sarsmak, ağlatmak; sosyal medya ve fısıltı gazetesinde “Ayla” benzeri bir “Müslüm” fırtınası yaratmak... İşte tam da bu yüzden, film kafamızı karıştırma pahasına bizden sakladığı acı bir olayı finale doğru koyuyor önümüze...  
“Ayla”yla 5.5 milyon seyirciye ulaşmış yapımcı Mustafa Uslu'nun Müslüm Gürses'in hayat hikâyesine başka bir stratejiyle yaklaşmasını beklemek kuşkusuz hayalcilik olurdu. Yönetmen olarak Ketche'nin başlayıp, Can Ulkay'ın bitirdiği “Müslüm Baba”nın baştan sona bir reklam filmi gibi tasarlanıp çekilmesini eleştirmek de çok  anlamlı değil aslında. “Müslüm Baba kültü”nün nedenlerine derinlemesine girmek istemeyen bir film, Müslüm Baba'nın müziğinden, kişiliğinden, hayatından esinlenen bir anlatım dili yakalamak için neden uğraşsın ki? Ama yine de, reklamları andıran hızlı ve ritmik kurgunun, kısa planların, peş peşe gelen duygusal zirvelerden oluşan temponun ve seyircinin duygularını yöneten aşırıya kaçan fon müziği kullanımının Müslüm Gürses'in temsil ettikleriyle pek bir ilgisi olmadığını söylemek zorundayım.

Kuşkusuz filmde sevdiğim şeyler de vardı. Erkan Can'ın canlandırdığı Limoncu Ali'nin genç Müslüm'e söyledikleri mesela... Müslüm Gürses kültünün temellerinin atıldığı anlara şahit olmak gibiydi. Timuçin Esen'in oyunculuğunu, role getirdiği yorumu sevdim. Beden dili ve saçlar iyiydi ama yüz makyajı ve burun zorlama geldi bana... Annede Ayça Bingöl, babada Turgut Tunçalp, erkek kardeşte Taner Ölmez, genç Müslüm'de Şahin Kendirci ve Bahtiyar'da Erkan Avcı'nın filme katkı yaptığı kesin. Casting gerçekten iyi. Bu arada, Zerrin Tekindor'un girişiyle filmin yükseldiğini söylemeliyim. Tekindor'u keşke filmlerde daha çok seyredebilsek.
“Müslüm Baba”yı kendi adıma beğendiğimi söylemem mümkün değil ama son yıllarda seyircinin reklam filmi estetiğiyle çekilmiş bu tür şık melodramları çok sevdiği ortada. “Müslüm Baba”yı da çok sevebilirler...
Filmin notu: 5.5

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!