Haftanın filmi: 'Coco Chanel'den Önce'
Fransız taşrasında bir yetimhanede büyüyen Gabrielle'in moda devi Coco Chanel'e dönüşme süreci, gerçek bir ‘sıfırdan zirveye çıkma' öyküsü. Chanel'in biyografisinden yola çıkıp, kişisel gelişim kitaplarının sinema versiyonuna benzeyen bir başarı hikayesi filmi çekseniz, kim size itiraz edebilir ki? Ama yönetmen Anne Fontaine, Hollywood tarzı başarı hikayelerinin klişelerinden uzak durmayı başarıyor. Gerçekleri eğip bükerek ondan 'kötü adamlar, büyük engellerle dolu sarsıcı bir melodram' çıkartmak için hiç çaba göstermiyor. Dönemin sosyolojisini ihmal etmeden, 20. yüzyıl başında hem kadın hem yoksul olmanın ne anlama geldiğini yansıtan bir hikaye örgüsü oluşturuyor. Fontaine başarıya değil, babasının terk ettiği Chanel'in içindeki o büyük hüzne odaklanıyor. Aslında küçük Gabrielle başlangıçta bırakın modacı olmayı, terzi olmayı bile istemiyor. Neye yeteneği olduğunun tam olarak farkında değil. Sesi kötü, yetenekleri sınırlı ama şarkıcı veya oyuncu olma hayalleri kuruyor. Taşrada bir terzi dükkanında ömrünün sonuna kadar sökük dikmektense, iffet - gurur gibi lüksleri bir yana bırakıp, bedeninin tazeliğini kullanmayı tercih ediyor ve Etienne Balsan'ın saray yavrusu evinde bir sığıntı gibi yaşamayı kabulleniyor.
KURALLARI YIKIP GEÇİYOR Zengin Balsan'ın yanında yaşarken de, hedefi modacı ya da bağımsız bir kadın olmak değil. Hipodromda kız kardeşine söylediği gibi asıl olarak burjuvazinin locasına çıkmak, onların yanında yer almak istiyor. Zekasını ve yeteneklerini, başlangıçta hep bu ‘yer değiştirme' için kullanıyor. Balsan'ın arkadaş çevresine kendini kabul ettirdiği sahnelere dikkat edin. Coco burjuvalara doğallığını, sadeliğini, yani gerçek kişiliğini sunuyor. Ne zaman ki, bir sığıntı olmaktan kurtuluyor, kendine burjuva tanıdıklarından bir arkadaş çevresi kuruyor ve Arthur 'Boy' Capel'le gerçek aşkı tadıyor, işte tam o noktada ekonomik bağımsızlık için çalışmaktan söz etmeye başlıyor. Bütün burjuvaların kötülediği ve kadınlara yakıştıramadığı çalışmak, Coco için bir anda hayatının yegane anlamı haline geliyor. Düşünün ki, o noktada bile hala ne kadar yetenekli bir modacı olduğunun farkında değil. Moda dünyasında ulaştığı büyük başarı ise onun için bir amaç değil sadece beklenmedik bir sonuç. Anne Fontaine'in o unutulmaz güzellikteki sahnesi bunu o kadar iyi vurguluyor ki... Modada adeta devrim yaptığı görkemli bir defilenin sonunda herkes onu hayranlık içinde alkışlarken, Coco aynalı merdivende bir kız çocuğu gibi oturmuş, muazzam hikayesine bir yabancı gibi bakıyor. Orada Coco'nun başından beri aslında gerçekten en çok istediği şeyin, taşradaki o sıkıntılı hayattan kurtulmak olduğunu bir kez daha hissediyorsunuz. Katı kurallar, gösteriş, süs ve fazlalıklarla dolu moda dünyasını değiştirirken de ihtiraslı bir devrimci değil. Yoksul bir yetim olarak burjuvaların dünyasına dışardan bir yabancı gözüyle bakmanın avantajını kullanıyor ve modaya çalışan sınıfların rahatlığını, sadeliğini getiriyor. Bütün acıları, sıkıntıları yaşayan biri olarak kuralları kayıtsız bir biçimde yıkıp geçmek onun için o kadar kolay ki... 'Coco Chanel'den Önce' (Coco avant Chanel), Audrey Tautou'nun varlığı, yüksek prodüksiyon kalitesi ve görüntüleriyle haftanın en iyi filmi...