Vampiri eve davet etmek...
Edebiyatta ve sinemada vampirlerin modası geçmez. Tam geçti bitti sanırsınız, yeniden karşınıza çıkarlar. Vampirler şimdi 'Alacakaranlık' serisiyle altın çağlarını yaşıyorlar. Çünkü dünyanın en sadık izleyici kitlelerinden birini yakaladılar: genç kızları... Romantik vampirlerin pembe dizi kıvamında birkaç yıl daha etkisini sürdüreceği kesin. ‘True Blood', ‘The Vampire Diaries' gibi televizyon dizilerini ve her yıl dünyanın birçok ülkesinde çekilen vampir filmlerini de hesaba katarsanız, vampirlerin kurtadam ve zombilerle karşılaştırılamayacak bir popülariteleri olduğu ortaya çıkıyor. Aslında kan emici vampirler değil, dahil oldukları öykülerde simgeledikleri şeyler çekiyor ilgimizi. Bram Stoker'ın 'Dracula'sında vampir, gelişen kapitalizm ve burjuvaziye karşı feodaliteyi ve iktidarı elinden alınan aristokrasiyi simgeler. 70'ler ve 80'lerde, alternatif yeraltı kültürleriyle buluşur vampirler. Toplum ve zaman dışı yaşayan, baştan çıkartıcı marjinallere dönüşmüşlerdir. AIDS korkusunun yayıldığı yıllarda ise vampirliğin ‘tensel temas' yoluya bulaşan bir kan hastalığı olduğu vurgulanır... Lars Morris de ‘Şarlatanlığın Tarihi' adlı harika kitabının bir yerinde vampir efsanesiyle tüberküloz hastalığı arasında ilginç bağlar kurar, belirtilerdeki bazı ortak noktalara dikkat çeker. ‘Alacakaranlık'ta ise vampirler geçmişin muhafazakar değerlerini temsil ediyor. Bir tarikat gibi yaşıyorlar ve güçlü aile bağlarına sahipler. Yeni nesiller için günümüzün yozlaşmış ve karmaşık değerlerinin uzağında erkeğin erkek kadının kadın olduğu saf bir dünyayı vadediyorlar.
‘GİR KANIMA'
Cuma günü gösterime giren 'Gir Kanıma'nın küçük vampiri Eli'nin ise aristokrat vampirlerin temsil ettiği değerlerle pek bir ilgisi yok.
Babası olup olmadığını kesin olarak bilemediğimiz bir adamla sürekli bir kaçış halinde. Stockholm banliyösünün renksiz ve donuk ortamında, küçük, eşyasız bir dairede kalıyor. Görkemli tabutlarda değil, ucuz battaniyelere sarındığı banyo küvetinde uyuyor.
Sonsuz bir ergenlik çağına mahkum edilmiş Eli, o çocuksu bedeniyle derin bir yalnızlığı ve umutsuzluğu temsil ediyor.
Bir kış akşamı, yaşadığı binanın karla kaplı bahçesinde kendisi gibi yalnız Oskar'la karşılaştığı sahnede zaten ilk söylediği şey 'Arkadaş olamayız' değil mi?
Ama Oskar Eli'de aradığı yakınlığı, ihtiyaç duyduğu koruyucu meleği bulurken, Eli de Oskar'da her şeyiyle kabullenilmeyi ve sevgiyi buluyor.
Film, vampirlerin davet edilmeden hiçbir eve giremeyecekleri kuralını hatırlatıyor bize. Son yıllarda çoğu vampir filminin unuttuğu bu kural, 'Gir Kanıma'nın ruhunu ve anlamını yansıtıyor.
Eli'nin, en çok özlediği şey, olduğu gibi kabullenilmek ve bir yaşam alanına davet edilmek. Aşk da aslında bir insanı her şeyiyle kabul etmek değil mi?
Oskar sürekli kaçan Eli'de özgürlüğü buluyor ve onun sayesinde korkularından sıyrılıyor, sevmeyi öğreniyor, büyümek adına önemli bir adım atıyor.
‘Gir Kanıma'nın vampir Eli'si sarışın İskandinavların arasında toplum dışı kalmaya mahkum bir ‘esmer'. Bütün vampirler gibi, içinde sürekli beslemek zorunda olduğu yırtıcı bir hayvan taşıyor ve onun için bir yerde kalmak ölüm, kaçmak ise hayat anlamına geliyor. Eli'ye aşık olan Oskar için de durumun farklı olmayacağını hissedebiliyoruz.
Avrupa sanat sineması geleneğinin vampir mitiyle buluştuğu, geçtiğimiz yıl festivallerin favori filmi olan ‘Gir Kanıma' sakin, hüzünlü ve çok hoş bir aşk filmi.