Herkesin keyfi yerinde mi?
İtalyan yönetmen Giuseppe Tornatore'nin ‘Cinema Paradiso'dan bir sonraki filmi, 1990 yapımı ‘Stanno Tutti Bene'nin serbest bir uyarlaması ‘Herkesin Keyfi Yerinde' (Everybody's Fine)... 5 Şubat'ta gösterime giren film, her ‘yeniden çevrim' gibi orijinalin gölgesinde kalmaya mahkum olsa da, görmeye değer bir nitelik taşıyor.
Bir yol filmi bu. Yalnızlıktan ve çocuklarının ziyaretini beklemekten sıkılan Frank Goode (Robert De Niro), valizini alıp yollara düşüyor. Amacı çocuklarının kapısını çalıp onlara sürpriz yapmak. Ne var ki, yolculuk ‘kapı'ların arkasında yıllardır gizlenen gerçeklerin açığa çıkmasına vesile oluyor. Frank, aslında ‘hiç kimsenin keyfinin yerinde' olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Afişinin verdiği izlenime kapılıp eğlenceli bir ‘kendini iyi hisset' filmi beklemeyin. Ağır basan duygu hüzün.
Karşımızda, hayatın kendisi ve dünyanın her yerinde karşımıza çıkacak bir mesele var: Hayatı boyunca bir kablo fabrikasında çalışan Frank, emeklerinin ve özverilerinin karşılığında ‘mutlu, başarılı çocuklardan' oluşan bir aile tablosu hayal etmiş. ‘Mutlu ve başarılı olmaya mahkum çocuklar' da ondan gerçekleri saklamış... Finale doğru sadece ‘aile halinde birlikte olmanın' da çok şey ifade ettiği açığa çıkıyor.
MEKANLAR ÇOK ŞEY ANLATIYOR
‘Herkesin Keyfi Yerinde'nin asıl başarısı, herkesin bildiği bu ana fikri işlevsel bir sinema diliyle aktarması. Uyarlama senaryoyu bizzat yazan İngiliz yönetmen Kirk Jones, bir babanın evlatlarını hep ‘küçük bir çocuk' olarak hatırlıyor olması fikrini etkili bir biçimde kullanıyor. Frank'in yetişkin evlatlarını, küçük çocuklar olarak karşısına aldığı o düş sahnesi mesela: Çok etkileyici ve üzücü. O küçük sevimli çocuklar bir gün büyüyor ve kabul etmek istemeseniz de mutsuz, stresli ve sorunlu sıradan yetişkinler haline gelebiliyor. Hayat, hayallerle değil gerçeklerle ilerliyor. Frank bunu anlıyor, çocuklar da gerçekleri saklamanın yararsızlığını...
Yıllar boyu ürettiği kablolar ne yazık ki Frank'in pek işine yaramıyor, çocuklarıyla iletişim kurmasını sağlayamıyor. O yollardayken, çocuklar kendi aralarında durumu nasıl idare edeceğiz şeklinde telefon konuşmaları yaparken yönetmenin bize kablo görüntüleri göstermesi çok anlamlı.
Görüntü yönetmeni Henry Braham, yeni geliştirilmiş Panavision Genesis adlı dijital kamerasıyla hayatın gerçeklerini berrak bir keskinlikle aktarmış. Renkler ne çok canlı ne de çok donuk. Mekanlar ve arka plan dokusu özellikle öne çıkartılmış. Ziyaret edilen her çocuğun yaşadığı şehir ve ev görsel olarak çok şey ifade ediyor. Amy'nin modern mimari harikası evindeki gri soğukluk mesela... Rosie'nin Las Vegas'taki lüks dairesinin ferah yapaylığının birşeyleri gizlediği o kadar belli ki. New York'ta yaşayan David'in boş dairesinin görüntüsü ise filmin en çok şey anlatan karelerinden biri.
Gergin ve tedirgin Amy'de Kate Beckinsale, her daim sıcak ve şirin olmak isteyen Rosie'de Drew Barrymore rollerini çok ince görmüşler. Robert'ta Sam Rockwell her zamanki gibi yine hedefi tutturan bir kompozisyon çiziyor. Robert De Niro ise süpermarkette alışveriş ederken, valizini sürüklerken, trende insanlarla iletişim kurmaya çalışırken ve hatıra fotoğrafları çekerken o kadar sahici ki, herkese babasını hatırlatıyor...