Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Süper kahraman filmlerinin kendine ait kalıplara, düzeneklere sahip bağımsız bir tür olduğu kesin. Bilimkurguyla fantazi arasındaki sınırların belirsizleştiği bir tür bu... Ama son yıllarda seyrettiğimiz süper kahraman filmlerinde fantazinin giderek daha ağır bastığı görülüyor. Sözgelimi, Marvel'ın solo Thor filmleri ve DC'nin “Wonder Woman”ı tür olarak fantaziye hayli yakınlar... İlk Avengers filmleri gerçekçi dekorları tercih eden bilimkurgu hikâyeleri anlatırken “Avengers: Sonsuzluk Savaşı”nın fantaziye daha çok ağırlık verdiğini söylemek mümkün.
Fantazi dediğimiz türün kökeni masallara dayanıyor. Hatta bir noktadan sonra fantazi ile masal arasında ayrım yapmak zorlaşıyor. Süper kahraman filmleri de son yıllarda derinliklerini kaybederek çocuksu, naif masallara dönüşüyor; çünkü seyirci böyle istiyor. Genç kuşak seyircilerin politik, psikolojik alt metinlere karşı ilgisiz olduğunu görmemek mümkün değil. Aynı seyirci kuşağı, karakterlerin iyi ve kötü yanlarıyla ele alındığı sofistike süper kahraman filmlerinden de pek hoşlanmıyor. Kuşkusuz, tüm bunlar ileride değişebilir. Şimdilik kesin olan, seyircilerin daha basit, daha düz hikâyeler istediği ve stüdyoların da masallara yöneldiği... “Aquaman” de kayıp kıta Atlantis efsanesi üzerinden ilerleyen bir masal. Tipik bir masal gibi başlıyor ve masal gibi sürüp gidiyor... 

DC Comics evreninin “kadrolu” süper kahramanlarından olan Aquaman'i 2016 yapımı “Batman v Superman: Dawn of Justice” filminde görmüştük. Sonra “Justice League”de (2017) karşımıza çıktı. Kendi adını taşıyan ilk solo filmi, annesi ve babasının tanışmasıyla başlıyor. Babası  deniz feneri bekçisi Tom Curry (Temuera Morrison)... Annesi Atlantis kraliçesi Atlanna (Nicole Kidman)... Çocukları Arthur Curry / Aquaman (Jason Momoa) ise süper güçleri olan bir melez... Sadece karada değil, deniz altında da yaşayabiliyor.
 “Aquaman”, iki kardeş arasındaki taht kavgası itibarıyla Marvel'ın Thor serisinin ilk filmini hatırlatıyor. Ama Arthur bırakın kral olmayı, Atlantis'te yaşamayı dahi istemiyor. O kendini karaya ait olarak görüyor ve süper kahraman olarak takılmaktan memnun. Atlantis'te ya da “yedi denizler”de olup bitenlerle ilgisi yok. Atlantis'e karşı olan küskünlüğünde annesinin onu bırakıp gitmesinin de etkisi var.
İktidar hırsıyla yanıp tutuşan kardeşi Orm (Patrick Wilson) ise annesini vaktinden önce kaybetmenin öfkesiyle dolu ve bunun için Arthur'u suçluyor. Orm'un amacı önce Okyanusların Efendisi olmak, sonra da karada yaşayan insanları yok etmek... Orm'un nişanlısı, suya hükmetme yeteneği olan Mera (Amber Heard), vicdan sahibi bir Atlantisli olarak Arthur'dan yardım istiyor. Arthur'un Atlanna'nın büyük oğlu olarak tahtta hakkı var ama bunun için uzun süredir kayıp olan Üç Çatallı Mızrağı bulması gerekiyor. Üç Çatallı Mızrak fantazi türündeki birçok film, roman ve dizide karşımıza çıkan, iktidarı, gücü simgeleyen sihirli bir nesne... Ama anlam ya da metafor olarak çok önemli olduğu söylenemez... 

Aslına bakarsanız, “Aquaman”in alt metinlerini eşeleyip bakmak istediğimizde de karşımıza öyle çok önemli veriler çıkmıyor. Belki çevreci mesajlardan sözedilebilir. Başta Orm olmak üzere Atlantisliler karada yaşayan insanları sevmiyorlar; çünkü insanlar denizleri, yani onların yaşam alanını kirletiyorlar. Kimisi insanları eğitmekten, kimisi yok etmekten yana... Tam da burada, süper kahraman filmlerinde insanlığı soykırımla düzeltmek isteyenlerin sayısındaki artışa dikkat çekmek istiyorum... Hatırlarsak, Thanos da bir önceki Avengers filminde evrenin iyiliği adına evrenin yarısını katletmişti. Atlantis'in iyiliği için insanlara savaş açmak isteyen Orm'un eylemlerinin ardında ise bir felsefeden ziyade iktidar hırsı var. Öte yandan, Orm dahil filmdeki hiçbir karakterin psikolojik anlamda derinliği olduğu söylenemez. Kaldı ki, Aquaman de her şeyiyle tam bir masal kahramanı...

“Aquaman”, bence politik, psikolojik ya da düşünsel anlamda ilgiye değer hiçbir yan taşımayan gösterişli bir aksiyon. Denizde ve karada yaşayanların arasındaki ilişkilerden Hayao Miyazaki'nin "Deniz Kızı Ponyo" adlı animasyonda neler çıkardığını hatırladığımda hikâyenin zayıflığı daha net olarak ortaya çıkıyor.  Bu arada, gerilim ustası James Wan'ın filme yönetmen olarak ne kattığını anlamak pek mümkün değil. Zaten filmin büyük bölümü bilgisayardan çıkmış görüntülerle dolu... Baştan sona bir özel efekt şovu seyrediyoruz... Özellikle deniz altında geçen sahnelerde tam bir fantazi dünyasındayız. Grafik olarak her karenin çok iyi tasarlandığı, özel efektlere müthiş özen gösterildiği kesin... Bu arada, “tahribat estetiği”ni de unutmayalım... Film boyunca, Mera ile Arthur'un karada ya da deniz altında geçtiği her yer yıkılıyor, darmadağın oluyor. Filmin en hoş tahribatı ise açılış sahnesinde gerçekleşiyor. Atlanna'nın kendine gelir gelmez, televizyonu susturmak için mızrağını kullanması manidar... Atlanna, ne kadar önemli bir uygarlıktan gelirse gelsin sonuçta televizyonun ne olduğunu bilmiyor. Bu ve bunun gibi karada geçen birkaç sahne hariç “Aquaman”i sevdiğimi söyleyemem. Ama aksiyon ve özel efekt gösterisinin tadını çıkarmak isteyenlerin IMAX 3D'de izlemelerini öneririm. Bu arada, IMAX versiyonunda çerçeve formatının film içinde sürekli değiştiğini, 1.90:1 ile 2.39:1 arasında sürekli geçişler olduğunu da belirtelim...
Filmin notu: 5.5

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!