2015 yapımı “Creed”, Sylvester Stallone'nin canlandırdığı Rocky Balboa'nın bir karakter olarak 7. kez karşımıza geldiği filmdi. Şampiyonluk adayı genç boksör Adonis Creed'le (Michael B. Jordan) tanıştırmıştı bizi... Ryan Coogler'ın yazıp yönettiği ilk “Creed”i, hikâyesi ve anlatımıyla beğenmiştim. Adonis Creed, boksörlerin çoğu gibi alt sınıftan gelen bir genç değildi. Tam aksine, iyi eğitimli ve varlıklıydı. Boks, onun için para ve şöhret kazanmanın ötesinde bir tutkuydu...
“Creed”de ilk “Rocky” filminin havası vardı. Yani, asla kapanmayacak duygusal yaraların buruk hüznü ve kaybettiklerimizin acısına rağmen sonuna kadar ayakta durma isteği... Coogler'ın yönetmenliği harikaydı. Özellikle tek plan çektiği boks maçı...
“Creed II”den ise ilki kadar etkilendiğimi söylemem mümkün değil. Ama 2 saat 10 dakikalık süresini hissettirmeyen, teknik anlamda iyi çekilmiş, sağlam bir boks filmi olduğu kesin. Hikâyesinin de iyi kurulduğunu düşünüyorum.

İlk filmde Adonis Creed için önemli olan, sportif başarıdan ziyade ringde kendini kanıtlamak, saygı duyulan bir boksör olmaktı... Yeni filmin ilk bölümünde ise dünya şampiyonluğu için ringe çıkarken kafasının karışık olduğunu hissetmek mümkün. Antrenörü Rocky Balboa bunu hissediyor ve ringe sadece kendisi için çıkmasını öneriyor. Creed'in boks yaparken şampiyonluk kemerinden ziyade rakibiyle girdiği “otomobil iddiası”nı düşünmesini istiyor... Rocky'nin verdiği motivasyon sonucu Creed maçı zorlanmadan kazanıyor ve rakibine “Mustang'in anahtarını ver” diyor hemen... Otomobile öyle odaklanmış durumdaki neredeyse şampiyon olduğunun farkında değil. Tribünlere dönünce tam olarak kavrıyor ağır siklet dünya boks şampiyonu olduğunu... İşte o an, Adonis Creed'in henüz şampiyonluğa hazır olmadığını hissetmek mümkün. Çünkü şaşkınlığı kibre dönüşüyor ve gururla tribünlere yöneliyor. Öyle ki, o sırada yanına gelmiş sevgilisi Bianca'yı (Tessa Thompson) bile bir anlığına unutuyor.
Oysa ilk Rocky filminden de hatırladığımız gibi, bir boksör tribünler ya da unvandan çok sevdikleri için çıkmalıdır ringe ve bir amaç uğruna dövüşmelidir. Aksi halde, ringde işler yürümez... “Creed II”, işte Adonis Creed'in bu gerçeği anladığı film... Bir olgunlaşma hikâyesi de diyebiliriz. Creed ilk filmde boksun hayatının anlamı olduğunu keşfetmişti, burada ise gerçek bir boksör olmayı öğreniyor...

YILLAR SONRA DRAGO - CREED YENİDEN KARŞI KARŞIYA
“Creed II” serideki eski defterleri açan ve bizi “Rocky 4”e (1985) kadar götüren bir film aynı zamanda... O filmde Rus boksör  Ivan Drago, Adonis'in babası Apollo Creed'i ringde yumruklarıyla öldürmüştü. O maçta Apollo'nun koçu olan Rocky, havlu atmadığı için vicdan azabı çekmiş ve daha sonra Drago'yu kendi evinde, Sovyetler Birliği'nde yenmeyi başarmıştı.

İlkel anti-komünizmi, Amerikan milliyetçiliği ve hikâyesi itibarıyla açıkçası serinin en sevmediğim halkalarından biriydi “Rocky 4”... Drago o filmde, komünizmin bir simgesiydi. Yeni filmde ise oğlu Viktor'la (Florian Muntenau) birlikte acımasız, sert, yıkıcı bir öfkeyi simgeliyorlar... Drago (Dolph Lundgren), Rocky'ye yenildikten sonra gözden düşmüş, yoksullaşmış, başta eşi olmak üzere her şeyini kaybetmiş biri olarak geliyor karşımıza. Komünizmden kapitalizme geçişin onun için hiçbir şey değiştirmediği kesin... Belli ki her iki sistem de başarısızlığına acımamış ve onu dışlamış... Dragon'un yıllar boyunca bütün yatırımını oğluna yaptığını ve onu çok iyi bir boksör olarak yetiştirmeye çalıştığını görüyoruz. Adonis'in dünya şampiyonu olmasıyla baba - oğul birlikte medyaya çıkıyor ve meydan okuyorlar... Böylece, dünya heyecanla yeni bir Creed – Drago maçını beklemeye başlıyor. Ancak, yıllar önce Apollo'nun öldüğü maçın etkisini üstünden hâlâ atamamış Rocky geri çekilince, Creed yalnız kalıyor.
Genç Drago'nun daha maç başlamadan birkaç adım önde olduğunu hissetmemek mümkün değil. Alt sınıftan gelen, yoksul, hırslı bir boksör ve ringde bütün kalbiyle dövüşüyor. Babasının içinde büyüttüğü öfkenin verdiği güçle atıyor yumruklarını... Creed ise kafası karışık bir durumda. İntikam almak için çıkmak istiyor ringe... Ama intikam hissi onu motive edemiyor. Tam aksine, korkutuyor... Şampiyonluğun verdiği kibir ise onu daha da yalnızlaştırıyor...  
Daha önce de birkaç kez yazdım. Spor filmleri hiçbir zaman sadece sporla ilgili değildir... Hayat çoğumuz için rekabetle dolu bir mücadeledir ve spor filmleri bize bir ayna tutarlar. Boks filmlerinde de hayatla ring arasında bir bağ vardır. Kafaca iyi hazırlanmadığınız, eksikliklerinizi iyi hesap etmediğiniz sürece girdiğiniz mücadeleleri kaybetmeye mahkûm olursunuz... “Creed II” işte tam da bunu anlatıyor...  

ROCKY SERİSİNİ SEVENLER KAÇIRMASIN
Yönetmen Steven Caple Jr. ringdeki boks sahnelerinde varolan bütün klişeleri kullanıyor. Yumrukların etkilerini daha çok ses efekti ve ağır çekimlerle hissettiriyor bize. Gerçekçi bir dövüşten ziyade seyirciyi etkilemeye yönelik, koreografisi iyi hesaplanmış stilize çekimler yapıyor... Anlatımı profesyonelce ve işlevsel buldum ama Steven Caple Jr.'ın ilk filmdeki Ryan Coogler gibi seriye kendine özgü bir hava katabildiğini söyleyemem.
Oyunculara gelirsek, Michael B. Jordan ve senaryo yazarı olarak kendi karakterine biraz kıyak çektiği belli olan Sylvester Stallone iyiler... Tessa Thompson'ın senaryo aşamasında biraz geride kaldığı ve kendini fazla gösteremediğini düşünüyorum. Asıl sürpriz ise fazla diyalog içermeyen kısıtlı rollerinde Dolph Lundgren ve Florin Muntenau'nun etkileyici performansları... Özellikle final sahnelerinde ikisi de gayet iyiler. Bu arada, 80'li yılların starlarından Brigitte Nielsen'in Ludmilla Drago rolüyle göründügü sahnelerin, o dönemi hatırlayanlar için eğlenceli bir nostalji haline gelebileceğini belirtelim.
“Creed II”yi spor filmlerinden hoşlananlara, özellikle de Rocky serisini sevenlere gönül rahatlığıyla öneririm.

Filmin notu: 6.5 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!