Beyaz, besili güzel bir koyun, lüks villanın açık kapısından içeri girince havalandırma otomatik olarak çalışır. Açık televizyonda bir yarışma – eğlence programı vardır. Koyun, olduğu yerde kala kalır ve galiba havalandırmanın etkisiyle yere yığılır. Öldüğünü ve girdiği villanın Silvio Berlusconi'ye ait olduğunu filmin ilerleyen bölümlerinde öğreniriz.
Koyunun neyi temsil ettiğini kestirmek kolay  değil. Televizyonla hipnotize edilmesinden yola çıkarsak Berlusconi'nin seçmenleri gelebilir akla... Öte yandan, koyun, doğanın parçası, masum bir canlı. Berlusconi'nin villası ise politikanın, iktidarın zehriyle dolu...
Koyunun ölümü, filmi yazıp yöneten, “Il Divo” (2008), “This Must Be Place” (2011), “Muhteşem Güzellik” (La grande bellezza – 2013), “Gençlik” (Youth - 2015) gibi filmleriyle tanıdığımız İtalyan sinemacı Paolo Sorrentino'nun saklayamadığı öfkesinin dışavurumlarından biri. Öfkesi hiç kuşkusuz bir dönem İtalya'yı yöneten Silvio Berlusconi'ye... Öfke kadar intikam da geliyor akla. “Senin paran, iktidarın varsa, benim de sinemam var” diyor sanki Sorrentino.
Sorrentino'nun öfkesi haklı olabilir. Filmde Toni Servillo tarafından canlandırılan Berlusconi'nin İtalya'yı yönetme biçimini, siyasete getirdiklerini, dürüstlüğünü, ahlakını bir film üzerinden tartışmak mümkündür. Bunlara itirazım yok. Sinema, politikanın ve iktidarın gerçek doğasını anlatmak için en güçlü sanatlardan biridir.
Ne var ki, kendi adıma “Loro” filmini sevdiğimi, beğendiğimi söylemem mümkün değil. İtirazımın nedenlerini sıralamadan önce, Sorrentino'nun bu filmi neden yaptığını, filmle ne anlatmak istediğine bakmaktan yanayım.
Sorrentino, Berlusconi'yi tüm İtalya'yı kandıran “becerikli bir satıcı” olarak görüyor... Ona göre Berlusconi, ülkeyi şirketlerinden biri gibi idare etmek isteyen bir işadamı. Belki öyle çok kötü niyetli değil. İtalya için iyi şeyler yapmak istediği kesin. Sonuçta o da sevilmek isteyen bir insan. Ama sahip olduğu zihniyet sakat... Herkesi satın alabileceğini, herkese istediğini satabileceğini düşünen biri. Gösterişi seviyor. Bahçesindeki atlıkarınca ve volkan maketi mesela... Hatta sürekli ona eşlik eden, duruma göre fon müziği yapan bir müzisyen bile var etrafında.

Berlusconi, kendine güvenini yerine getirmek için gece vakti telefonla ev satmaya çalışan biri... Kendisini her şeyden önce iyi bir satıcı olarak görüyor. Eleştirilere, hakaretlere aldırış etmeden, sonuna kadar satışı gerçekleştirmeye çalışmak gerektiğine inanıyor... İtalyan halkını ikna etmek için de aynısını düşünüyor. Pes etmiyor ve az bir farkla kaybettiği seçimden sonra 6 senatörü yanına çekip tekrar ülkenin başına geçmek istiyor...  
Sorrentino'nun dikkatimizi çektiği asıl konu ise Berlusconi'nin toplumu yukarıdan aşağıya doğru yozlaştırması... Dürüst bir ticaret adamı olan babasının izinden gitmektense Berlusconi'ye yanaşmak için onlarca güzel kızla birlikte onun villasının yanına taşınan Sergio Morra (Riccardo Scamarcio) filmin anahtar karakterlerinden biri... Sergio, “para karşılığı kadınlarla birlikte olmak isteyen erkekler” üzerinden maddi çıkar temin eden biri. Ama kendine koyduğu hedef çok yüksek; Avrupa Parlamentosu'nda vekil olmak istiyor... Üstelik bunun için yapması gereken tek şeyin Berlusconi'ye yanaşmak olduğunu düşünüyor. Çünkü Berlusconi, bazı görevlere öyle insanlar getirmiş ki Sergio da haliyle “Benim onlardan ne eksiğim var?” diyor.

Filmde Berlusconi'nin yol açtığı yozlaşmanın tek simgesi Sergio değil... Parti sahnesinde bir araya gelen Berlusconi hayranı onlarca kadını unutmayalım. Filmin adı “Loro” İtalyanca'da “onlar” anlamına geliyor. “Onlar”, Berlusconi iktidarından nasiplenenleri işaret ediyor.
Aslında herkes Berlusconi'nin sorunlu yanlarını biliyor, görüyor. Ama birçoğu, sahip olduğu maddi güce ve iktidara tav olup, olumsuz özelliklerini görmezlikten geliyor. Kendisini eleştirenleri ise yine bir “satıcı” gibi dinliyor; sadece “malını satamadığını” düşünüyor.
Filme olan ilk itirazım, herhangi bir kişiyi politik sistemin üzerinde görmesi... Berlusconi'yi yozlaşmanın nedeni olarak görüp onu bir nefret objesi haline getirmek kolaycı bir yaklaşım. Popüler siyaset, tümüyle böyle ilerliyor zaten. Bir ülkenin yaşadığı siyasi sorunların gerçek nedenlerini bir liderin kişiliğinde aramak, açıkçası bana pek doğru gelmiyor.
Berlusconi gibi politikacıların mantar gibi bir anda ortaya çıktığını ve ülkeye büyük zararlar verdiğini düşünmek, sistemi tümüyle göz ardı etmek anlamına geliyor.
Kuşkusuz politik sistemi, Berlusconi üzerinden anlamaya çalışan bir film çekebilirsiniz. Ama “Loro” öyle bir film değil. Berlusconi'yi her şeyi yozlaştıran, zehirleyen biri gibi görmekten yana..
“Loro”, bazı sahneleri itibarıyla Berlusconi'den nefret edenleri psikolojik olarak rahatlatan bir film... Mesela, Berlusconi'nin baştan çıkarmak istediği 20 yaşındaki bir kız kendisine öyle bir ayar veriyor ki, seyirci gaza gelip alkış bile patlatabilir. Bir başka sahnede, Milan'a transfer etmek istediği bir futbolcu ona her şeyi satın alamayacağını söylüyor. Filmde Jose Saramago gibi yazarları okurken gördüğümüz, Berlusconi'ye benzemeyen eşi Veronica (Elena Sofia Ricci) da bir sahnede çok sert bir konuşma yapıyor.

Tüm bu sahnelerin gerçekten yaşandığını düşünmek ruhumuza iyi gelebilir, bizi arındırabilir... Ama nitelikli politik sinemanın amacı, seyirciyi rahatlatmak değil sorgulamaya yönlendirmek olmalı...
“Loro” ise Berlusconi ve iktidarını anlamak yerine onun  kompleksli, sorunlu biri olduğuna ikna etmeye çalışıyor bizi.. Aslına bakarsanız, tüm bunlar belirli ölçülerde hoş görülebilir... Sorrentino'nun duygusal öfkesine hak verebiliriz. Sahip olduğu muhalif ruh, saygıyı hak eder. Ama “Loro” ne yazık ki, yapısal olarak da sorunları olan bir film.
“Loro”, İtalya'da iki ayrı film olarak gösterime girdi. Toplam süresi 3 saat 24 dakika, Bizim seyrettiğimiz ise festivallerde gösterilen 2 saat 36 dakikalık versiyon. Ama film boyunca dramatik anlamda herhangi bir eksiklikten söz etmek mümkün değil. Şikâyet edilecek bir şey varsa o da filmin uzunluğu...
Özellikle “Sergio ve kızları”nı anlatan ilk bölüm öyle uzun ki, bizi ana temadan koparıyor ve bir televizyon dizisi tavrıyla yan karakterlerin hikâyesini uzattıkça uzatıyor.
Daha da kötüsü, bu ilk bölüm, ucuz erotik filmleri andıran sahnelerle dolu... Sorrentino “yozlaşmayı kadın bedeni üzerinden anlatmak istedim”, “Berlusconi'nin sahip olduğu televizyon kanallarındaki çiğ estetiği uyguladım” diye çeşitli savunmalar getirir mi, bilmiyorum ama filmin kadın bedenine bakışı, bence istismar sınırlarında dolaşıyor.
İkinci bölümdeki onlarca kızın olduğu parti sahnesini anlayabilirim. Sorrentino, o sahneler dizisinde kamerayı Berlusconi'nin libidosunu yansıtmak için kullandığını söyleyebilir. Ama ilk bölümde Berlusconi ortada dahi yokken, filmdeki yan karakterleri tanıtmak için bu kadar uzun süre harcanması ve bu sürenin bir kısmında uzun uzun kadın bedenlerinin gösterilmesi bana çok anlamlı gelmedi. Ayrıca “onlar” ve kadınlarla olan ilişkileri, neden bu kadar gözümüze sokuluyor, onu da anlayamadım.
Sorrentino'nun özellikle parti sahnelerinde Fellini etkisinde bir sinema yapmayı denediği söylenebilir mi? Özellikle “Muhteşem Güzellik” ve “Gençlik”ten sonra her Sorrentino filminde Fellini etkisi aramak normal. Ama “Loro”nun parti sahnelerinin hiçbirini sevemedim. Yozlaşmayı anlatmak için bu kadar çabaya gerek var mı acaba?
Berlusconi, eşi Veronica ve Sergio hariç filmdeki karakterler derinlikten uzak, karikatürize bir nitelik taşıyorlar. Sorrentino bütün enerjisini ana karaktere harcadığı için yakın çevresini unutmuş sanki...
Bu arada, Toni Servillo'nun gerçekten iyi bir performans çıkardığını söylemem gerekiyor. Filmin en güçlü ve sağlam yanı Servillo'nun oyunculuğu... Luca Bigazzi'nin görüntü yönetimi ve keskin dilli muhalif tavrı nedeniyle de kuşkusuz tümüyle bir yana atılabilecek bir film değil “Loro”.... Ama yine de benim için Sorrentino'nun en zayıf filmi...
Filmin notu: 5

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!