(UYARI: Yazıdaki bazı yorumlar "High Life" filminin hikâyesindeki bazı sürpriz gelişmeleri ele verebilir.)

Huzursuz, sıkıntılı rüyaları andıran bir hikâyesi var “High Life”ın...
Bir uzay gemisinin içindesiniz... Kaçınılması zor bir klostrofobi yaşıyor, bir kara deliğe doğru yol alıyorsunuz. Çevrenizde mahkûmlar var. Siz de bir mahkûmsunuz...
Sonuçta, ölümün kaçınılmaz olduğu, umudun olmadığı bir yolculuğa çıkmışsınız...
Filmin kalbi bence tam da burada atıyor... Umutsuzluğun kıskacında insanların savrulacağı uçları, olasılıkları hayal etmeye çalışan bir hikâye bu...
Ekibin lideri olan Dibs'in (Juliette Binoche), kafasını saplantılı şekilde “bebek yapmaya” taktığını görüyoruz. Yolculuğun nihai amacı kara delik ve enerjiyle ilgili. Bebekler kısmı ise biraz belirsiz... Tek bildiğimiz, Dibs'in elindeki haplarla ekibin geri kalanını kontrol ettiği, onlar üzerinde bir hâkimiyet kurduğu ve kuvöz gibi bir yerde bebekleri yaşatmak için mücadele verdiği...

Hikâye baştan sona belirsizliklerle dolu ve yorumlara açık. Ama Dibs'in, ölümün kaçınılmazlığına karşı bir mücadele verdiği, geminin içindeki hayatı gelecek nesillere aktarmak istediği söylenebilir... Dibs'in tüm bu deneyleri, en basit üreme içgüdüsü nedeniyle saplantı haline getirdiği de iddia edilebilir. Burada tuhaf olan, üreme içgüdüsüyle cinsel hazzın birbirinden ayrılması... Gemide “Kutu” denen bir oda var. Bir sahnede Dibs'i orada tek başına, kendi kendine seks yaparken görüyoruz mesela... Rapunzel'i andıran uzun saçlara sahip, havalandırmanın esintisiyle tahrik olan Dibs, gemide libidosu güçlü olan iki kişiden biri... Onu ve diğerini, başkalarıyla zorla cinsel ilişki kurmak istedikleri sahnelerde görüyoruz. Bu sahnelerden ilki, kan ve şiddet dolu bir noktaya varıyor. Diğeri ise Dibs'in nihai hedefine varmasına yol açıyor. Tuhaf olan, Dibs'in burada, genlerine güvendiği başka bir kadınla erkek arasında kendini bir tür “aracı” ya da “aktarıcı” olarak kullanması... Çünkü bedenlerini kullandığı insanların özgür iradeleriyle çocuk yapmak gibi bir istekleri yok...

Ölümün kaçınılmaz olduğu bu yolculukta, diğer insanların seksle çok fazla ilgisi olduğuna dair bir işaret yok. Filmin ana karakteri Monte (Robert Pattinson), ekibin en dengeli, sakin ve olgun üyelerinden biri. Uç noktalara savrulmadan ne gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyor. Filmin ilk bölümünde henüz 1 yaşına dahi girmemiş kızı Willow'un bakımını tek başına sağladığını görüyoruz. Bu sahneler sırasında baba ile kızı en azından bir varış noktasının beklediğini umut ediyoruz. Flash-back sahneler bittiğinde ise Monte'nin filmin ilk bölümünde kızını severken neden “Seni bir kedi yavrusu gibi boğarak öldürebilirim aslında” dediğini daha iyi anlıyoruz. Çünkü baba ile ergenlik çağına girmiş kızı (Jessie Ross) tam bir çıkışsızlık ve çaresizlik içindeler... Diğer herkes ölmüş durumda. O geminin içinde genç kızın hiçbir geleceği olmadığı açık... Geminin dünyaya dönme gibi bir şansı ve belirlenmiş herhangi bir varış noktası yok. Geminin içindeki yaşam sistemleri her günün sonunda bilgisayara girilecek komutlarla sürekli yenileniyor. Diğer bir deyişle, sistem içerdeki herkesin, teknik bir arıza çıkmadığı sürece orada ölene kadar yaşayabileceği şekilde kurulmuş.
Peki, ama o gemide gerçekten bir "hayat" olabilir mi? Ya da orada olup bitenlere hayat demek mümkün mü? Hayatta kalma içgüdülerinin bir noktada iflas edebileceğini tahmin etmek zor değil. Nitekim, Monte dışında hiçbiri dayanamıyor. Gereksiz şiddetle gelen cinayetler ve intiharlarla herkes ölüyor... Zaten filmin tek bir anında dahi mutlu hissettiklerini söylemek zor. Hepsi mutsuz, tedirgin ve rahatsızlar. Geminin tarım yapılan küçük bahçesini seven Tcherny (Andre Benjamin) için bile durum değişmiyor. O da ölümü tercih ediyor.
Filmin bir sahnesinde Dibs'in üreme saplantısının da gemideki hayatın sürekliliğini sağlamaktan ziyade geçmiş hayatındaki travmatik suçluluk duygusundan kurtulmakla ilgili olduğunu hissediyoruz.
Sonuçta, uzay gemisi bir cezaevi... Yolculuk ise cezanın kendisi... Başkalarının hayatına son veren bir grup insan, hayatın tüm değerini kaybettiği bir sürece mahkûm oluyorlar. Belki de bir insana verilecek en ağır cezalardan birini yaşıyorlar.
“High Life”ın, tüm bu zor koşullarda dahi hayatın anlamına dönüşen sevgiyle ilgili bir film olduğu söylenebilir. Çünkü Willow hiçliğin ortasında sevgiyle büyüyor...
“High Life” bazı eleştirmenler tarafından çok beğenilen ve önemsenen bir film oldu...  Ama kendi adıma filmi sevdiğimi ya da beğendiğimi söylemem mümkün değil. Yönetmeni Claire Denis, “yalnızca arzulardan ve vücut sıvılarından söz eden” bir film olarak tanımlıyor “High Life”ı... Evet, filmde bol miktarda vücut sıvısı görüyoruz. Arzulara da şahit oluyoruz ama karakterlere çok uzağız. Dibs, Monte, Willow ve biraz da Boyse (Mia Goth) dışında diğer karakterlerle duygusal bağ kurmamız mümkün değil. Kaldı ki, yönetmenin dört ana karakterin geçmiş hikâyelerini anlatmak için çaba gösterdiği söylenemez. Sadece içgüdülerini ve arzularını anlamamızı istiyor o kadar...
Tüm bunlara itirazım yok. Karakterlerine mesafeyle yaklaşan birçok filmi sevmişimdir. Ama Claire Denis'nin filmde yarattığı bu umutsuz durumdan düşündürücü ve zihin açıcı noktalara geldiğini düşünmüyorum. Ayrıca filmden seyir keyfi aldığımı söylemem mümkün değil. Öte yandan, filmin görsel tasarımı ve mütevazı özel efektleriyle sorunumun olmadığını özellikle belirtmek istiyorum. Bilimkurgu ille de gösterişli, pahalı bir tür olmak zorunda değil. Filmin benim için en sağlam yanı, açıkçası görsel atmosferiydi.
Sonuçta, Denis, kendi kafasındaki filmi dürüstçe, yaratıcı bir cesaretle çekmiş ve  önümüze sürmüş... Filmin özgünlüğüne hiçbir şey diyemem. Gerçekten de içerdiği sahneler ve imgeleri itibarıyla daha önce bir benzerine rastlamadım. Akılda kalıcı olacağı kesin... Ama yarattığı sahneler ve imgeler itibarıyla benim üzerimde etki bırakmadı.
Hiçliğin içindeki bir uzay gemisinde kızını büyüten baba fikri, gerçekten çok umutsuz bir fikir... Baba kızın halinden etkilenmemek mümkün değil. Ama bu fikir, iç karartmak dışında hiçbir yere gitmiyor, bir şey söylemiyor...

Aynı uzay gemisinde vahşi hayvanlar gibi birbirini öldüren, intihar eden insanlar fikrinin de iyi işlendiğini söylemek mümkün değil. Aralarındaki ilişkileri bilmediğimiz için bu sahneler şiddet dışında bir şey ifade etmiyorlar. Monte ile Willow'un karşılaştıkları 9 numaralı uzay gemisindeki köpeklerin kaderinin insanlarınkinden farksız olduğunu gördüğümüz bir sahne var filmde... Belli ki Denis bu sahneyi içimizi daha da karartmak ve bizi üzmek için çekmiş... Aksi halde insan, bütün film boyunca anlattığı bir meseleyi, zavallı ve çaresiz köpekler üzerinden neden bir kez daha anlatmak istesin ki?
Bilimkurgunun düşünsel anlamda daha derinlikli bir türe dönüştüğü filmleri severim. Ama “High Life” açıkçası ne düşünsel ne duygusal anlamda etkiledi beni... Denis'nin buradaki yoğun umutsuzluktan insana dair en temel meselelere varmaya çalıştığı açık  ama bu meselelere dair kayda değer bir şey söyleyebildiğinden pek emin değilim.
“High Life”ı alternatif bilimkurgulara, karanlık ve umutsuz filmlere ilgisi olanlara tavsiye edebilirim. Sonuçta, bu filmi yere göğe koyamayan birçok eleştirmen olduğunu bir kez daha  hatırlatayım.
5/10

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!