En çok bilinen 1001 Gece Masalları'ndan biridir Aladdin... Orta Doğu kökenli eski bir hikâyedir. 1001 Gece Masalları Kitabı'na 18. yüzyılda girer.
Sinema ve televizyon uyarlamalarının sayısı hiç az değildir. Lambadan çıkan cinin, Aladdin'e tanıdığı üç dilek hakkı sadece çocukların değil, yetişkinlerin de aklını çeler, tatlı hayaller kurdurur.
Bir insanın piyangoda büyük ikramiyeyi kazanırsa neler yapacağını düşlemesinden biraz daha farklıdır üç dilek hakkı... Filmde Will Smith tarafından canlandırılan Cin'in de dediği gibi önceden üzerinde düşünmeyi gerektirir.
Sözgelimi, filmdeki Aladdin (Mena Massoud) ilk olarak bir prens olmayı diliyor. Dileği gerçekleşiyor ama prens olmak onun için, yalancı bir gösterişin ötesine geçemiyor... Birkaç gün önce yoksul bir hırsız olarak etkilediği Prenses Yasemin'i (Naomi Scott) bu kez zengin Prens Ali olarak etkilemeyi başaramıyor.


Senaryosunu John August ile Guy Ritchie'nin yazdığı “Aladdin”in odaklandığı asıl mesele, para, güç ve iktidarla ilgili dileklerin pek de hayırlı sonuçlara vesile olamayacağı...
Olaylar çok uzak bir geçmişte geçse de senaryonun 2019 zihniyetiyle yazıldığı kesin.   Sözgelimi “2019 model Cin” daha en baştan gönül ve ölüm meselelerine gücünün yetmeyeceğini açık açık söylüyor. Diğer bir deyişle, “kimsenin seni sevmesini sağlayamam, sen istediğin diye kimsenin canını alamam” diyor.  
Masalın en yaygın olarak bilinen eski versiyonlarında ise durum filme göre biraz farklıdır. Aladdin zengin ve güçlü olup prensesle evlenir. Sonra da lambayı ele geçirmeye çalışan kötü büyücüyle mücadele etmek zorunda kalır.
Masalın “kötü büyücü”sü filmde Aladdin'in de yaşadığı küçük ülkeyi ele geçirmek isteyen Vezir Cafer (Marwan Kenzari) olarak çıkıyor karşımıza... Yılan başlı asasından gelen bir büyü gücü var. Zeki papağanı ise onun gözü ve kulağı gibi her yerde dolaşıyor.  Cafer'in amacı, ülkeyi savaşa sürükleyerek büyük bir imparatorluk kurmak...
Karşısındaki iktidar alternatifi ise Aladdin değil, Sultan'ın kızı Yasemin...  Kadınların Sultan olamadığı bir sistemi değiştirmek isteyen Yasemin'in, filme belirli ölçülerde feminist bir hava getirdiği ya da en azından kız çocukları için hikâyeyi daha çekici kıldığı söylenebilir.
Son yıllarda büyük stüdyolar tarafından yapılan bütün aile filmlerinde olduğu gibi “Aladdin”in de politik olarak doğru biçimlendirilmiş, cinsiyet ayrımcılığından, ırkçılıktan uzak duran bir senaryosu var... Dolayısıyla, çocuklarınızla birlikte gidebilir ve daha sonra üzerine konuşabilirsiniz.
Büyünün bir insanın hayatını kurtarmak ve eğlence dışında hiçbir hayırlı işe vesile olamayacağına dair bir alt metni var filmin... Prenses Yasemin'in Hakim'i (Numan Acar) etkilediği sahnede sözlerin, düşüncelerin, duyguların bazen büyüden daha güçlü olabileceğini anlıyoruz.  
Bu fikirleri filmin estetiğinde de görmek mümkün. Büyü, bir tür enerji gibi filmde. Mesela, eğlence amaçlı kullanıldığında pozitif bir niteliği var. Buna karşılık, Cin bir insana sahip olmadığı maddi değerleri ve gücü verirken çaba sarfetmek zorunda kalıyor. Elleri ve kollarıyla havayı eğip büküyor büyü yaparken. Daha yararlı büyüleri ise bazen parmağını dahi şıklatmadan yapıyor.
Prenses Yasemin'le Aladdin'in “hizmetçi” ve “sokak hırsızı” kimlikleriyle karşılaştıkları sahneler daha sade bir sinemayla çekilmiş ama sıcak ve içtenler. Aladdin'in Prens Ali olarak şehre girdiği sahnelerde ise sahneye içi boş bir gösteriş hâkim... Özetle büyü negatif bir değer olarak gösteriliyor filmde.
Zaten lambadan çıkan Cin'in kendisi bile büyü yapmayı çok sevmiyor. Çok büyük bir güce sahip olsa da ömrünün büyük bölümünü küçücük bir lambanın içinde geçirmek zorunda olmaktan hoşlanmıyor. Gücünü, yaşam alanını daraltan, onu başka insanlara mahkûm eden lanetli bir yetenek olarak görüyor...
“Lambadaki esaretinden kurtulmak, özgürleşmek isteyen cin” karakterine daha önce İngiliz yazar A. S. Byatt'ın hikâyelerinden birinde rastlamıştım... Hayatımda okuduğum en serbest ve güzel Aladdin uyarlamasıydı.

Will Smith'in kendine has bir yorumla canlandırdığı Cin, filmin en eğlenceli ve etkileyici karakteri... Hatta filmi, onun ayakta tuttuğu dahi söylenebilir. Hizmetçi Dalia rolündeki İran kökenli Nasim Pedrad da filmin mizah duygusunu yükseltiyor. Ne var ki, Aladdin ve Cafer'in iyi yazılmış karakterler olduğunu söylemek zor. Çok renksiz ve düzler... Biri çok iyi, diğeri çok kötü...
Film de ana karakteri ve kötü adamı gibi biraz düz ve ruhsuz geldi bana...
Danslı müzikal sahnelerle gelen gösterişin filme çok şey kattığını söylemem zor. Koreografi, şarkılar, rengarenk kadraj düzenlemeleri ve özel efekt şovuyla belki iyi vakit geçiriyorsunuz ama Ritchie'nin müzikal türüne yaklaşımı 1950'ler zihniyetinden daha ileride değil...
Kostüm tasarımı yaratıcı ama yapım tasarımı ve görsel atmosfer açısından yeni bir “numara” yok. Her şey 1930'lardan kalan eski usul Hollywood oryantalizmine uygun olarak tasarlanmış... Filmin ilk bölümündeki aksiyon sahneleri de ilk “Indiana Jones” dahil birçok filmde karşımıza çıkan oryantalist estetiği takip ediyor...
Ritchie kuşkusuz aynı estetiğin içinde kalarak daha yaratıcı bir iş çıkarabilirdi. Sherlock Holmes'dan çağdaş aksiyon kahramanı yaratmayı başaran bir yönetmenden insan çok daha fazlasını bekliyor. Oysa “Aladdin”, mesela sinemasal cazibe açısından, benzer bir atmosferin peşine düşen, 2010 yapımı “Pers Prensi: Zamanın Kumları”na oranla daha zayıf bir film...  
Öte yandan, “Aladdin”in hafta sonu sinemaya gidecek çocuklu aileler için iyi bir seçenek olduğu kesin... Will Smith'in sürüklediği eğlenceli, gösterişli özel efektlerle dolu bir Disney müzikali bekliyor onları. Ama yetişkin sinemaseverlere çok şey vadettiğini söylemek zor. Özellikle yönetmen Guy Ritchie hayranlarını uyaralım. Beklentinizi yüksek tutmayın, ciddi bir hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz...
5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!