1960'ların sonundan bugünlere uzanan muhteşem bir müzik kariyeri...
Çoğu kişinin duyduğunda her birini ayrı ayrı hatırladığı, hatta mırıldandığı nerdeyse 50'yi aşkın hit şarkı...
Piyanist, besteci ve yorumcu Elton John, modern zamanların en yüksek satışa ulaşan müzisyenlerinden biri... Yaşayan bir müzik efsanesi...
1970'lerde sahnelerin en çılgın şarkıcılarından biriydi. Giysileri, gözlükleri ve enerjik sahne performansıyla dönemin popüler kültüründe derin bir iz bırakmıştı.
Müziğiyle 1980'lere de damgasını vurmasını bildi... Altın çağını yaşadıktan sonra köşesine çekilen birçok müzisyenin aksine 1990'lar ve 2000'li yıllarda da üretken olmayı başardı.
Yıllar içinde sosyal sorumluluk projelerinde yer aldı, futbol kulübü Watford'un başkanlığını yaptı ama şarkı söylemekten vazgeçmedi.
Elton John'ın hayatından hiç kuşkusuz bir değil, en az 2-3 film çıkar...   
“Rocketman” onlardan ilki... “Elton John” markası adına “resmi bir biyografi” niteliği taşıdığı söylenebilir; çünkü Elton John filmin yapımcılarından biri... Lee Hall imzasını taşıyan senaryonun onun kontrolünden geçtiği ya da onunla birlikte yazıldığını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok...
“Rocketman”, Lee Hall ya da yönetmen Dexter Fletcher'dan ziyade Elton John'un bakış açısını yansıtan bir film.
Dolayısıyla, “Rocketman”in gücü de, zayıflığı da aynı yerden geliyor. Hem “bir Elton John filmi” hem de “Elton John'un kendi filmi” olmasından...

Sevdiğim yanlarından başlarsak, “Rocketman”in Elton John'un kalbini açtığı bir film olduğunu düşünüyorum... Çocukluk ve ilk gençlik acıları var filmde. Babası (Steven Mackintosh), hem eşine hem evladına karşı sevgisiz... Oğluna dokunmayan, sarılmayan, ona sevgi göstermeyen, evi hapishane gibi gören bir baba! Filmde  Taron Egerton tarafından canlandırılan Elton John'un ömrü boyunca onu affetmeyeceğini hissediyorsunuz. Gençliğinde ve şöhrete kavuştuğu ilk yıllardaki mutsuzluğunun, yalnızlığının kökeninde de babasıyla olan sorunlarını işaret ediyor. Film, babanın sevgisizliğini ısrarla ve defalarca vurguluyor...
Öte yandan, annesiyle de mükemmel bir ilişkisi olduğu söylenemez. Bryce Dallas Howard'ın canlandırdığı anne, sevgi ve şefkat konusunda pek cömert değil. Oğluna karşı genelde kayıtsız ve duyarsız... Mesela, Elton John'ın “eşcinsel” olduğunu açıkladığı sahnede getirdiği o son yorum inanılır gibi değil...
Çocukluk sahnelerinde ona şefkat gösteren tek kişi anneannesi Ivy (Gemma Jones). Torununu alıp Royal Academy of Music sınavına götüren de o... Müzik yeteneği özellikle babasının hiç umurunda değil. Üstelik müzikle ilgilenen, caz hayranı bir baba olduğunu da belirtelim.
Filmi seyrederken bazı sahnelerde “Keşke bütün anne ve babalar, bu filmi seyretse ve davranışlarının, sözlerinin çocuklar üzerindeki derin etkilerini görebilseler” diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi...  
Elton John'ın gençlik yıllarında şöhretle baş edememesinin, alkol ve uyuşturucu batağına saplanmasının en önemli nedeni, kuşkusuz anne baba sevgisini tam anlamıyla yaşayamamış olması...
İşte bu yüzden gerçek sevgi arayışı hiç bitmiyor... Müzik prodüktörü ve menajeri John Reid (Richard Madden) ile olan ilişkisinde yaşadığı hayalkırıklıkları ise ona son darbeyi vuruyor ve toparlanmakta zorlanıyor.
Şöhret olduğu yıllarda kendisini gerçekten sevdiğine inandığı tek arkadaşı, şarkılarının sözlerini yazan Bernie Taupin (Jamie Bell)... Hayatlarının bir  noktasından sonra zaten kardeş gibi oluyorlar ama Elton John, o zor dönemlerde Bernie'nin uzattığı yardım elini de reddediyor; hatta kalbini kırmaktan çekinmiyor. 

Ama yıllar sonra Elton John'un tüm bu kötü tavırlarından ötürü özeleştiri yaptığını da görüyoruz... Alkol, uyuşturucu ve hap bağımlılığından kurtulmak için çaba gösterdiği dönemde “Hayatımın bir noktasından sonra insanlara iyi davranmaktan vazgeçtim” demekten çekinmiyor.
Tam da burada “Rocketman”in aslında bir “iyileşme ve kendini toparlama” filmi olduğunun altını çizmem gerekiyor.
Kaldı ki, film sahneye çıkacağını düşündüğünüz Elton John'ın gösterişli şeytan kıyafetiyle grup terapi salonuna girmesiyle açılıyor... Gerçeküstü nitelik taşıyan, tümüyle sembolik bir sahne bu... Elton John'ın süper star kimliğiyle oradaki sandalyelerden birine oturup  hastalık derecesinde bağımlı olduğunu kabul etmesiyle birlikte film daha ilk sahnesinden rotasını çizmiş oluyor...
Ne var ki, filmin geçmişle yüzleşme ya da terapi süreçlerinde derinleşebildiğini söylemem mümkün değil. Aslında öyle bir amacı olduğunu da düşünmüyorum.
“Rocketman” özü itibarıyla bir “Elton John güzellemesi”... Yani, baştan sona Elton John sevgisiyle dolu bir film.
72 yaşındaki Elton John'un böylesi bir “güzelleme”yi hak etmediğini kim söyleyebilir ki?
“Eddie the Eagle”den hatırladığımız yönetmen Dexter Fletcher, klasik müzikal türüyle video klip estetiğini ikibinli yılların sinemasıyla bir araya getiriyor. Özellikle teknik olarak gerçekten iyi iş çıkarıyor; sahneler adeta su gibi akıp gidiyor...  Kendi adıma filmi baştan sona keyifle izlediğimi söyleyebilirim. Yer yer çocukluğumu ve gençliğimi hatırlayıp duygulandım... Özellikle evinde çocukluktan beri çaldığı piyanonun başına oturup “Your Song”u bestelemeye başladığı sahnede... 

ABD'de ilk kez sahneye çıktığı, Los Angeles'ta Troubadour Club'daki o müthiş “Crocodile Rock” performansı da unutulur gibi değil. Teknik olarak çok iyi tasarlanıp çekilmiş bir sahne bu... Elton John, piyano tuşlarına bastığı elleri üzerinde zıplayarak ayaklarını yerden keserken, seyirciler de yer çekimine meydan okuyarak yükseliyorlar. Slow motion tekniğiyle çekilmiş hoş ve anlamlı bir sahne... Elton John'un dinleyicilerle kurduğu o mükemmel kontak ve sahnede yarattığı enerji  sembolik olarak gerçekten iyi anlatılıyor. Ama bu sahneden sonra film ne yazık ki düşüşe geçiyor.
Şöhretle birlikte gelen yozlaşma konusunda, benzer filmlerde yıllardır ne seyrediyorsak “Rocketman”de de aynısını görüyoruz. Çılgın ev partileri, öfke nöbetleri, aşırı alkol ve uyuşturucu kullanımı anlatan sahnelerde film sıradanlaşıyor...  Yönetmen Dexter Fletcher, konserler ve çılgın partiler arasında geçen bohem hayat döngüsünü hissettirmek için belirli bir noktadan sonra zaman ve mekân kavramlarını unutturuyor. Hatta bir sahnede Elton John da “Neredeyim?” diye kalkıyor yataktan. Elton John'ın plak satışlarının zirveye çıktığı, dünyayı dolaştığı ve peş peşe hitler bestelediği bu dönemde, hangi yılda ve nerede olduğumuzu pek ayırt edemez hale geliyoruz. Filmde kullanılan şarkılar da yılları tahmin etmemizde yardımcı olmuyor. Aksine kafamızı karıştırıyor.
Neden derseniz, kullanılan 22 Elton John şarkısının çoğu, klasik müzikal formuna uygun şekilde, ana karakterin ruh halini yansıtma amacıyla hikâyenin bir parçası gibi yer alıyor filmde... Mesela, çocukluğu 1974 tarihli “The Bitch Is Back” şarkısıyla anlatılıyor...  Yine ilk bölümlerde kullanılan bir şarkı ise 2001 tarihli “I Want Love”... Buradaki mantık biraz ABBA şarkılarıyla çekilen “Mamma Mia” müzikalindeki gibi... Yani, şarkılar hikâyenin akışına göre seçilmiş... Mesela, tedaviden sonra kendini toparlama sürecindeki şarkı, 1980'lerden kalan “I'm Still Standing”... Dolayısıyla, şarkıların tarihleriyle filmdeki hikâyenin tarihsel kronolojisi arasında bire bir ilişki yok.
Böylece adını 1972 tarihli bir Elton John şarkısından alan “Rocketman” belirli bir noktadan sonra tümüyle bir video klibe dönüşüyor, dramatik yapısı zayıflıyor. Hikâye anlatımı, görsel bir şov haline geliyor. Seyrederken keyif alıp duygulandım ama geride bıraktığı iz, benim için derin olmadı.
Filmin beni en çok etkileyen yanı, Elton John'ın Regginald Kenneth Dwight'ı, yani çocukluğundan beri herkesin onu çağırdığı isimle Reggie'yi geride bırakıp yeni bir kişiliğe dönüşmesiydi...  
Reggie, utangaç, asosyal bir çocuk... Gençlik yıllarında pub'ta çalmış, Amerikalı bir blues grubuyla turneye çıkmış ama hep piyanosunun başında, arkadaki sessiz müzisyen olmuş... Reggie, gösterişli kostümler ve özel tasarım gözlüklerle sahneye çıkacak biri değil. Elton John ise sahnede her tür çılgınlığı yababilecek biri...

“Rocketman” kendini bulmanın tek bir yolu olmadığını bence gerçekten iyi anlatıyor. Bazen kendinizi bulmanız için her şeyi geride bırakmanız, hatta kendinizden kaçmanız bile gerekir. Turneye çıktığı Amerikalı blues müzisyeninin “sahne kişiliği”yle ilgili önerisinden ilham alan Elton John buna inanıyor ve mutsuz, acılı Reggie'yi geçmişte bırakıp Elton Hercules John'a dönüşüyor. İşte tam da bu noktada, Elton John'un sahne kişiliği güçlü bir anlam kazanıyor. Biyografik filmlerden kendi adıma tam da bunu beklerim aslında... Yani, dışardan anlaşılmayan şeyleri anlatmalarını... Gerçi “Rocketman” çocukluk, gençlik ve yükseliş yıllarından sonra bunu pek beceremiyor ama yine de bazı açılardan akılda kalıcı...
Filmdeki bütün şarkıları seslendiren, “Eddie the Eagle” ve “Kingsman”den hatırladığımız Taron Egerton'ın performansını beğendim. Diğer oyuncular kuşkusuz kötü değiller ama karakterden ziyade tipleri canlandırıyorlar. Çünkü filmin tek bir merkezi var. O da Elton John.  Geri kalanlar onun uydusu gibiler... Bu da bence filmin zaaflarından biri...
Buna karşılık, “Rocketman” müzikal ve biyografi türlerini buluşturan göz kamaştırıcı bir film.
Müzikal çok nadiren gerçekçi bir tür olmuştur. “Rocketman” de gerçekçi olmaktan ziyade yer yer gerçeküstü, sembolik ve duygusal bir film... Keyifli bir seyir vaat ettiği kesin ama daha fazlasını beklememek gerekiyor...  
6.5/10

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!