“Hızlı ve Öfkeli: Hobbs ve Shaw”un (Fast and Furious Presents: Hobbs & Shaw) gösterimde olduğu şu günlerde, sayısı giderek azalan “eski usul saf aksiyon” filmlerini hatırladım. “Eski usul saf aksiyon”dan kastım süper kahramanların olmadığı, bilimkurgu ve fantastik türlerinin dışında kalan aksiyon filmleri... Ayrıca Uzakdoğu dövüş filmlerini de seçkinin dışında bıraktım. İşte bana göre son 10 yılın en iyi 10 saf aksiyon filmi...

 

Hızlı ve Öfkeli 5 2011
(Fast Five) Yönetmen: Justin Lin
ABD'den Rio'nun yoksul mahallelerine sığınan kahramanlarımız dahil oldukları bir iş nedeniyle şehrin en belalı adamının hedefi haline geliyorlar. Ama av konumunda kalmaktansa, çılgın bir planla, karşı saldırıya geçmeye karar veriyorlar. “Hızlı ve Öfkeli 5”, ekibin toplanması, plan ve hazırlık dönemleriyle soygun filmlerinin şemasını takip ediyor. Polis dahil tüm Rio'yu kontrol eden mafya patronu, bir diktatör gibi çiziliyor. Kahramanlarımız ise yerel halk desteğiyle harekete geçen Amerikalı kovboylara benziyor.
Rio'nun yoksul bölgelerinin tekinsiz atmosferini, inişli çıkışlı dar sokaklarını, çatılarını filmin öyküsüne çok iyi yerleştiren yönetmen Justin Lin, aksiyon konusunda seyirciye beklediğini fazlasıyla veriyor. Finale doğru, film Rio'nun geniş caddelerine açıldıkça, çatışma, patlama ve kovalamaca sahneleri de zirveye çıkıyor. Sonuç olarak serinin beşinci filmi, güzel kızları, hızlı otomobilleri, esprili diyalogları, “cool” erkekleriyle bol miktarda adrenalin içeren bir aksiyon sineması örneği.  

 

Mission: Impossible - Ghost Protocol 2011
Yönetmen: Brad Bird
Filmin birbirine akıcı biçimde bağlanan bölümlerinin tümü farklı görsel özelliklere sahip. Mesela, Ethan Hunt'ın bir Rus hapishanesinden kaçırılmasını anlatan sekans, kargaşanın hüküm sürdüğü, yakın plan dövüş sahneleriyle dolu. Kremlin'deki operasyon bölümü ise, mizahla gerilimin içiçe geçtiği harika bir sahne. Film boyunca, aksiyon ve çatışma, bilgisayar oyunları tarzında peş peşe dizilmiyor. Dubai'deki otel sahnesinde görüleceği üzere önce heyecan ve gerilim inşa ediliyor, ardından hareket ile çatışma geliyor. Aralara yerleştirilen takip ve kovalamaca sahneleri ise farklı özellikleriyle birbirlerinden ayrılıyorlar. Film, Ethan Hunt'ın Dubai'deki gökdelene tırmandığı, sonra serbest düşüşle indiği sahneyle öne çıkıyor ki buradaki teknik işçiliğe şapka çıkartmak gerekiyor. Brandt'in (Jeremy Renner) Hindistan'da mıknatıslı bir ortamda oradan oraya savrulduğu sahnenin ya da “akıllı otopark”taki kovalamacanın da hakkını yemeyelim. Yönetmen Brad Bird, aksiyonun hakkını vermekle kalmıyor, seriye taze bir mizah duygusu da ekliyor.

 

Cehennem Melekleri 2 2012
(The Expendables 2) Yönetmen: Simon West
Sylvester Stallone'nin testosteron saçan fanilalı, montlu erkekleri bir kez daha karşımıza getirdği film, konvansiyonel nitelikli bir “dövüş ve çatışma menüsü”ne sahip. Ekibimiz kötülerin arasına top, tüfek, tabanca, kama, muştayla dalıyor. Kuşkusuz sık sık yumruklar ve tekmeler de dahil oluyor işe. Kurşunlar, bombalar, bıçaklar uçuşuyor ve kan gövdeyi götürüyor. İlk filme oranla dövüş koreografileri ve çatışma sahneleri daha iyi. Jason Statham, Jet Li gibi isimleri bir yana bırakırsak,  80'lerin “rüya aksiyon takımı” yine karşımızda. Üstelik iki yeni transfer var. Biri kötü adamların lideri Jean-Claude Van Damme, diğeri ise kritik anlarda öyküye dahil olan “yalnız kurt” Chuck Norris. Öte yandan Bruce Willis ve Arnold Schwarzenegger, tadımlık da olsa,  filmin mizah duygusuna yine katkıda bulunuyorlar. Filmin en eğlenceli bölümleri zaten bu kahramanların karşı karşıya ya da yan yana geldiği sahneler. Bu bölümlerde “Cehennem Melekleri 2”, artık müzelik olmuş aksiyon kahramanlarını yad eden, hatta kendisiyle dalga geçen postmodern bir filme dönüşüyor, kahkahalarla seyrediliyor.

 

Skyfall 2012
Yönetmen: Sam Mendes
“Daha İngiliz” ve “daha ağır” bir James Bond filmi çekme çabalarının zirve noktası... Neredeyse ıskartaya çıkartılmak üzere olan Bond'un da alışmadığımız ölçüde psikolojik ve fizyolojik sorunları var. “Skyfall” geçmiş günahların bedelini ödeyen Bond için bir “geri dönüş” hikâyesi. Siber saldırılara cevap veremeyen, acz içinde kalan M16'ın 2. Dünya Savaşı'nda kurulan gizli merkezine çekilmesi, “Skyfall”un ruhunu da özetliyor. İlk Bond öykülerinin saflığını arayan filmde Bond çocukluk yıllarına kadar dönerken, kötü adam Silva da serinin ilk  filmindeki Dr. No gibi bir adaya çekilmiş durumda. Yönetmen Sam Mendes, Kapalıçarşı'daki motorsikletli takip ya da sonraki köprü sahnelerinde belki klasik aksiyon standartlarının çok ötesine geçemiyor ama özellikle Londra'daki gerilim atmosferiyle filme damgasını vuruyor. Şangay'daki tablolu suikast sahnesinde ise neredeyse “sanat filmi” tadına ulaşıyor. Haydutların teröristlere, ajanların çiftlik sahiplerine dönüştüğü, klasik westernleri hatırlatan final hesaplaşmasını da unutmayalım.

 

Maskeli Süvari 2013
(The Lone Ranger) Yönetmen: Gore Verbinski
Eleştirmenlerin söz birliği etmişcesine gömdüğü, seyircilerin ise gişede çok yüz vermediği bir film olmasına karşın, çekim ve hikâye kalitesinin yanı sıra politik alt metinleriyle de bence gayet keyifli, eğlenceli bir aksiyon...
Her koşulda yasanın yanında yer almaya yeminli fikir adamı John Reid'in (Armie Hammer) bıçkın bir Vahşi Batı silahşörüne dönüşmesi, kızılderili topraklarını fetheden kapitalist açgözlülüğe ve devletin merhametsizliğine karşı bir tepki hikâyesi olarak yansıtılıyor... Maskeli Süvari, kızılderili Tonto ve Komançilerin, “işadamı görünümlü haydutlar”a destek veren Amerikan askerlerine savaş açmaları da hayli mânidar. Film, bütün o eğlenceli atmosferine rağmen tren yolunun ve Amerikan uygarlığının kızılderilileri ezip geçtiği gerçeğini vurgulamaktan geri durmuyor. Yönetmen Verbinski, başta ve sondaki iki tren sahnesiyle seyircisini hıza, harekete doyuruyor. Final fazla görkemli, pahalı ve yeterince tahripkâr. Westernlerin vazgeçilmez tren klişelerini harmanlayan açılıştaki bölüm ise iyi yazıldığında ve planlandığında bir aksiyon sahnesinin ne kadar keyifli olabileceğini gösteriyor. Trenden adam kaçırma ve kurtarma sahnelerinin peş peşe geldiği bu uzun sekansta hem karakterleri tanıyor hem de akrobasi ve komedinin birleştiği bir aksiyon balesi seyrediyoruz.

 

Kingsman: Gizli Servis 2014
(Kingsman: The Secret Service) Yönetmen: Matthew Vaughn
Eski James Bond filmlerinin bir benzeri ya da parodisi olmaktan ziyade yeni bir yorumu... Yönetmen Matthew Vaughn, Quentin Tarantino'nun “Kill Bill”de Uzakdoğu dövüş filmleriyle yaptığını İngiliz ajan filmleri geleneğiyle yapıyor.  Türün genel yapısını saygı ve tutkuyla korurken, trükleri ve klişeleriyle ince ince dalga geçmeyi de ihmal etmiyor. Dövüş, çarpışma ve aksiyon sahnelerinin çoğunu “Kill Bill”de olduğu gibi grafik şiddete fazlasıyla yer veren, bir çeşit bale gibi düzenliyor. Tarantino'dan farkı, özellikle finale doğru video ve bilgisayar oyunlarının estetiğinden fazlasıyla yararlanması. Sonuç olarak, filmi seyrederken dövüş sahnelerinin, bir öykünün bütünlüğü içinde olsa dahi, öncelikle koreografik bir şov olduğunu hissettiriyor bize. İngiliz mizahı ve kültürü de filmin ayrılmaz parçalarından biri. Başta casus filmleri olmak üzere, sinemaya, popüler kültüre yapılan ve “İngiliz kibri”yle dalga geçen göndermeler de çok hoş.

 

Diriliş 2015
(The Revenant) Yönetmen: Alejandro G. Inarritu
Inarritu'nun müthiş bir sahicilik hissi yakalayan yönetmenliğiyle öne çıkan film, sadece vahşi doğayı değil Batı medeniyetinin kızılderili topraklarına getirdiği vahşeti de anlatıyor. “Diriliş”i çarpıcı ve etkileyici kılan asıl özelliği anlatımı... Inarritu, kızılderilililerin ani baskın sahnesinden başlayarak nefes kesici sahnelere imza atıyor. Glass'ın uyurken yerlilerin saldırısıyla uyanıp atına atlayıp kaçtığı ve sonra bir uçurumdan düştüğü sahne de mükemmel. Inarritu'nun başarısının sırrı; savaş, takip, dövüş  ya da ayının saldırısı gibi sahneleri, olayların göbeğindeki hareketli bir kamerayla uzun planlar halinde çekmek. Hızlı kurgunun ritmini boşveriyor ve mizansenle oyuncunun enerjisini kamera hareketiyle birleştiriyor. Kamera, karakterlerin yanından pek ayrılmıyor; hatta bazı kritik sahnelerde burunlarının dibine giriyor. Öyle ki birkaç çekimde objektifin camı oyuncuların nefesiyle buğulanıyor ve bu durum, tuhaf biçimde her şeyi daha da gerçekçi kılıyor.

 

Tam Gaz 2017
(Baby Driver) Yönetmen: Edgar Wright
Öykü, sevdiklerini kaybetme korkusuyla son bir işe girmeye mecbur kalan temiz kalpli genç Baby'nin kötülere karşı verdiği mücadele üzerine kurulu... Baby’nin kötülüğe karşı tek yapabildiği otomobil sürmek, müzik dinlemek ve her şeyi geride bırakıp kaçmak… Seyir keyfini artıran unsurlardan biri, Baby’nin dinlediği şarkılar... Soul, rythm & blues ağırlıklı olarak başlayan, rock akorlarına ve elektronik tınılara kadar uzanarak geniş bir yelpazeye yayılan şarkılar filmi şıklaştırıp aksiyona kıvam verirken, Baby'nin kişiliğini ve hayalgücünü de yansıtıyorlar.
Filmi zenginleştiren ince mizahı da ihmal etmeyelim. Mizah Baby’nin kişiliğiyle suç dünyasının karanlığı arasındaki tezattan kaynaklanıyor. Öykü vasat olsa da oyuncuların ciddiyeti, şarkıların güzelliği ve Edgar Wright’ın masa başında çok iyi planlayıp, şahane bir şekilde çekip kurguladığı birbirinden güzel otomobil takip sahneleri sayesinde “Tam Gaz”, su gibi akıp gidiyor.

 

Mission: Impossible – Yansımalar 2018
(Mission: Impossible - Fallout) Yönetmen: Christopher McQuarrie
Ethan Hunt, bu filmde sadece kötülerle değil masum insanların hayatını önemsemeyen istihbarat örgütlerinin zihniyetiyle de savaşıyor. “Yansımalar” serinin ilk filmden beri sürüp giden temel fikrine yeniden dönüyor: Dünyayı gizli servisler, derin devlet operasyonları ya da karanlık güç stratejileri değil, Ethan Hunt gibi otoriteye karşı çıkmasını ve gerektiğinde bağımsız hareket etmesini bilen insanlar kurtarır... İşte bu yüzden, devlet otoritesine karşı bireyi savunan, politik bir alt metni var filmin.
İşin aksiyon kısmı ise mükemmel. Helikopter takibi çekimleri mesela... Dört sahneden oluşan ve filmin son bölümüne damgasını vuran çok uzun bir sekans bu… Özellikle iki helikopterin dağa düşmesiyle başlayan sahne, sıkı bir gerilim vaat ediyor. Ama Paris’te geçen ve peş peşe gelen o nefes kesici takip sahneleri öylesine iyi ki filmdeki diğer her şey biraz gölgede kalıyor.  Paris’in meydanları, caddeleri ve sokaklarıyla göz alıcı bir arka fon oluşturduğu müthiş bir aksiyon sekansı bu... Özellikle motosiklet takibi sahnesindeki çekimler mükemmel… Tom Cruise’un çekimler sırasında sağ bacağını sakatladığı Londra’daki atlamalı, koşmalı takip sahnesi de serinin en iyi çekimlerinden...

 

John Wick 3: Parabellum 2019
(John Wick: Chapter 3 – Parabellum) Yönetmen: Chad Stahelski
Aksiyon, dövüş ve şiddet konusunda önceki filmleri aratmayan yönetmen Stahelski, görsel atmosferi itibarıyla yine stilize bir filme imza atıyor. Dövüş sahnelerinde göze hoş gelen bir koreografiden ziyade sertlik ve şiddet dozunu tercih ediyor. Bütün sahnelerin tasarımı, aydınlatması ve renk paletleri damakta bir sinema tadı bırakıyor. Dışavurumcu kara filmleri hatırlatan “John Wick 3”, mekân seçimleriyle de ilgiye değer... Ölümcül bir ikili dövüşe sahne olan New York Halk Kütüphanesi mesela.... Kütüphaneden sonra şık bir at ahırına  geçtiğimizi ve Keanu Reeves'in bir atın sırtında New York caddelerinde iki motosikletliden kaçtığı sahneleri unutmayalım... Rus mafyasıyla Rus bale geleneğini birleştiren Tarkovsky Tiyatrosu sahnesi ise Edward Degas resimlerini akla getiren başka bir görsel dokuya sahip. Continental Oteli genel olarak loş ve karanlık. Ama aynalarla, camların birbirine karıştığı, sergi salonlarını andıran ve finale doğru Zero ile John Wick'in hesaplaşmasına sahne olan mekân daha farklı.. Burada ilk bakışta her şey şeffaf gibi görünüyor ama bir süre sonra yanılsamalar ve yansımalarla dolu bir yerde olduğumuz anlaşılıyor...
“John Wick 3”ü, hikâyesi ve görsel atmosferi itibarıyla ilk iki filme oranla daha çok sevdim. Başta Vivaldi'nin müziğinin kullanıldığı sahne olmak üzere seyirci için tam bir aksiyon şovu...

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!