Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bazı filmler daha ilk planından başlayarak alıp götürür sizi... Sürenin nasıl geçtiğini hissetmez, sonuna kadar ilgiyle izlersiniz.

        3 saat 5 dakika süren “Elveda Oğlum” (Di jiu tian chang - So Long, My Son) benim için böyle bir filmdi...

        Seyir keyfi azımsanamazdı. Ama belirleyici olan, seyir keyfinden ziyade filmle kurduğum duygusal bağdı...

        Bazı yönetmenlerin sinema duygusu çok güçlüdür. Biçimci, minimalist ya da üslupçu değillerdir. Sadece hikâyenin özündeki duyguya odaklanır, bütün filmi o duygu etrafında kurup şekillendirirler. Çinli yönetmen Xiaoshuai Wang “Elveda Oğlum”da tam da bunu yapıyor.

        Filmini, onulmaz acıların etrafında kuruyor ama derdi, duygu sömürüsü yapmak değil. Seyircinin duygularını müzik, kurgu ve kamera kullanımıyla manipüle etmek için özel bir çaba sarf etmiyor. Tam aksine, özellikle filmin ilk yarısında her şeye uzaktan, belirli bir mesafeden bakmamızı istiyor. Telaşsız, sakin bir anlatımla bizi “filmin kalbi”ne doğru ağır ağır taşıyor...

        Her şey evli bir çiftin, Liyun (Mei Yong) ve Yaojun'un (Jingchun Wang) çektiği acılarla ilgili... O acıların kökeninde Çin Halk Cumhuriyeti'nin yurttaşlarına dayattığı tek çocuk politikası var...

        1982'de “Ülkenin refahı ve aydınlık geleceği” adına yürürlüğe konan bir yasa bu... Özü itibarıyla, Mao'nun Kültür Devrimi'nde olduğu gibi insanların özgürlüğüne indirilmiş bir darbeden farksız. Sadece çocuk sahibi olma hürriyetine değil, aynı zamanda kadın bedenine yönelen bir devlet müdahalesi...

        “Elveda Oğlum”, sadece tek çocuk politikasının sonuçlarını değil, Çin'in 30 yıllık yakın tarihinde yaşanan değişimleri de konu ediniyor.

        Yönetmen Xiaoshuai Wang 1980'lerden 2010'lara uzanan bu sürecin ilk 20 yıllık dönemini lineer bir hikâye akışıyla anlatmayı tercih etmemiş. Biraz kafa karıştırma pahasına zamanlar arasında gidip gelen ve hangi yılda olduğumuzu tahmin etmeyi bize bırakan farklı bir hikâye örgüsü kullanmış.

        Film, Yaojun ve Liyun'un hayatına damga vuran ağır trajediyle açılıyor. Yıllarca ileriye gittiğimiz sonraki sahnede ise çocuklarının evden kaçtığını görüyoruz. Böylelikle, Yaojun ve Liyun'un hayatlarına damga vuran iki acıya filmin ilk 30 dakikasında şahit oluyoruz.

        Wang'ın kamerası bu sahnelerde her iki karakterine de uzaktan, “genel planlar”la bakmayı tercih ediyor. Özellikle Yaojun'un, oğlu Xingxing'i baraj gölünden alıp hastaneye götürdüğü sahnenin ilk planlarında her şeye çok uzaktan bakıyoruz. Çünkü Wang'ın derdi bizi acılarla sarsmak, şok etmek ya da canımızı acıtmak değil.

        Hastane sahnesinde ailenin yaşadığı trajediyi öyle bir açıdan çekmiş ki, bir anda kopan feryatları merak ederek dönüp bakan bir yabancı gibi hissediyoruz kendimizi. Gerçekten de çoğumuzun böyle bir anısı vardır. Bazen başkalarının yaşadığı büyük trajedileri uzaktan şöyle bir görür ve olup bitenleri merak ederiz...

        Burada da aynısı oluyor. Koridorun sonunda zar zor görebildiğimiz insanlara dikkatle bakıyoruz ama sadece kötü bir şey yaşandığını hissediyoruz. Wang, film boyunca bu sahnenin grafik düzenlemesini hatırlatan benzer başka kadrajlarla hastanedeki o anı bilinçdışımızda canlı tutmamızı sağlıyor...

        Yaojun ve Liyun'u yakından tanıdıkça, filmin açılışındaki sahneler, hafızamızda ayrı bir anlam kazanıyor... Mesela, oğullarıyla birlikte yemek yedikleri sahne... Çocuk okuldan dönmüş, anne ve baba yemeği pişirip sofrayı hazırlamışlar... Bir yaz akşamı. Daha güneş batmamış... Ferah ama mütevazı bir ev. Sofrada mantının dumanı tütüyor... Bu aile yemeği, filmden aklımızda kalan huzurlu sahnelerden biri... Ama seyrederken bunu anlamıyoruz.

        Bundan hemen önceki açılış sahnesinin önemini de daha sonra anlıyoruz. Xing ve Hao, belli ki okul dönüşü, ailelerinin gitmelerini yasakladığı baraj gölünün yakınlarındalar. Hao, “hadi girelim”, diyor. Xing sadece susuyor... Yıllar sonra Hao, Xing'in anne ve babasına trajik olayı kendi cephesinden anlatırken Xing'in o suskunluğu geliyor aklımıza. İnsanların hayatına damga vuran trajediyi tam da o suskunluk hazırlıyor çünkü...

        İlk bölümün en etkili sahnesi ise Yaojun ve Liyun'un, evden kaçan ergen oğullarını her yerde aradıktan sonra evlerine dönmeleriyle başlıyor. Yağan yağmur nedeniyle evi su basmış durumda... Pencerenin hemen önündeki masanın iki yanındaki sandalyeye yorgunlukla çöküp kalıyorlar. Yağmur dursa da hava rüzgârlı... Açık pencerenin önündeki tül uçuşuyor. Oğullarını bulamayan Yaojun ve Liyun, çok bitkin ve çaresizler. Pencereden görünen gökyüzünün önünde, her yanını iki karış su basmış evlerinde kırık dökük cümleler kurarken filmin başından itibaren olup biten her şeyi çözmeye başlıyoruz. Anlıyoruz ki, yenilgiyi kabul etmeyip yeniden aile olmayı denemişler ama bir kez daha yenilmişler...

        Bu sahnede, Yaojun ve Liyun'a duygusal olarak ilk kez yakınlaşıyor; yıllar içinde yaşadıkları acıları hissedebiliyoruz... Wang bu sahnenin ardından bizi önceki yıllara götürüyor... Geçmişte Wang'ın daha sıcak bir renk paleti kullanarak resmettiği mutlu günler de var... Zing ve Hao'nun iki kardeş gibi birlikte büyüdüğünü görüyoruz mesela. Ama aynı geçmiş, ağır bir travma daha saklıyor içinde. Sadece Yaojun ve Liyun'un değil, başka insanların hayatlarını da yıllar boyunca etkilemeye devam edecek bir travma bu...

        “Elveda Oğlum”un en sevdiğim yanlarından biri, Çin'in yakın tarihini iddiasız bir tavırla, insanların gündelik hayatı üzerinden anlatması oldu.. Wang, dönemin fabrikalarını, çalışma koşullarını, mütevazı işçi evlerini, gündelik hayatını özenli ve sağlam bir sinemayla getiriyor karşımıza... Balolar, fabrika toplantıları ve Örnek Vatandaş plaketlerinin verildiği törenlerin yanı sıra evlerin dört duvarı arasında yaşanan gayri resmi tarihe de tanık oluyoruz. Kasetli teypten dinlenen yabancı şarkılar eşliğindeki Jitterbug danslarını seyrediyor, tek çocuk politikasına direnenlerin öykülerini dinliyor, kültürel anlamda sisteme uymadıkları için yıllarca cezaevinde yatan insanlar tanıyoruz.

        Zaman geçtikçe arka fonda Çin'in değişimi de geliyor karşımıza. Devletçi ekonominin son günlerinden piyasa ekonomisine geçişin sancıları, işlerini kaybedenlerin isyanı ve göz yaşları, geçip gidiyor gözlerimizin önünden...

        Finale doğru, bir zamanların yoksul komünist ülkesinin kapitalizmle birlikte yaşadığı zenginleşme ve gelişme, daha net şekilde görülür oluyor.

        Liyun ve Yaojun için o noktadan geçmişe bakmanın daha da acı verici olduğunu tahmin etmek zor değil. Finalde Haiyan'ın (Liya Ai) yarı bilinçli bir halde “Artık zenginiz, yeni bir bebek için cezanızı ödemenize yardım edebiliriz” demesi, yaşanan bütün süreci özetliyor aslında.

        Wang, bütün bu değişim süreciyle ilgili politik yorumu bize bırakıyor. Liyun'un yıllar sonra yeniden döndüğü şehre bakıp “Geçmişimizden neredeyse hiç iz kalmamış” dediği an, Wang'ın asıl söylemek istediği berraklaşıyor: Ülkeler farklı iktidarların yönetiminde daha iyi yaşam koşullarına kavuşup gelişebilir. Ama bir siyasi iktidarın insanların hayatına verdiği zararlar geçici değil kalıcıdır. Bir ülkeyi baştan sona değiştirip koşulları iyileştirseniz de insanların yaşadığı acıları silip atamaz, onları unutturamazsınız... Liyun ve Haojun'un mezarlıkta şehrin yeni siluetine baktıkları sahnede yönetmen Wang tam da bunu ima ediyor sanki...

        “Elveda Oğlum”u seyrederken sinema sanatının bir ülkenin gayri resmi belleği olduğunu düşündüm bir kez daha... Çin'in tek çocuk politikasının yarattığı sorunlar üzerine yıllardır çok şeyler duyup okudum ama açıkçası hiçbiri bu film kadar derin iz bırakmadı...

        Filmi sevmemin bir başka nedeni, Yaojun ve Liyun'un, politikadan uzak, sıradan kendi halinde işçi bir çift olmalarıydı... Malum, komünizm, bir ütopya olarak işçilerin refah ve özgürlüğü fikrinden yola çıkmıştı. Hatta komünizmin ilk teorisyenleri, devleti ortadan kaldırmak için işçi sınıfı diktatörlüğü kurmak gerektiğine inanmışlardı. Teoriye göre tüm ezilenler işçilerin önderliğinde yeni bir toplum kuracaktı.. Pratikte yaşananlar ise ortada: İşçiler reel sosyalizm tecrübelerinde sömürülmekten kurtulsalar da ezilmekten kurtulamadılar...

        “Elveda Oğlum”da tüm bunlar aklınızdan geçiyor ama filmdeki karakterlerin politika ve Çin üzerine çok konuştukları söylenemez. Herkes kendi derdinde, kendi vicdan muhasebesini yapmakla meşgul... Yaojun ve Liyun da ayakta kalıp yaşamaya çalışıyorlar sadece. Aslında en başından beri tek istedikleri, çocuklu bir aile olmak değil mi?

        “Elveda Oğlum”, iki ana karakterinin bu yalın arzusu kadar berrak bir film...

        Başta dediğim gibi, filmin duygusu, anlatımı beni ilk anlardan itibaren yakaladı. Özellikle Wang'ın yönetmenliğini, uzun planlarını, kadrajlarını, Çin'in yakın tarihini arka fona yerleştirmekteki başarısını, hikâye kurgusunu, bazen sürekli hareket ettirdiği bazen sabitlediği kamera kullanımını çok sevdim. Umarım siz de seversiniz...

        Son olarak başroldeki iki oyuncunun Mei Yong (Liyun) ve Jingchun Wang'ın (Yaojun) mükemmel performanslar çıkardığını belirtmek istiyorum.

        8.5/10

        Diğer Yazılar