S. Craig Zahler'in yazıp yönettiği “Adaletsiz”de (Dragged Across Concrete), filmin sonlarına doğru Jennifer Carpenter'ın oynadığı Kelly adında bir karakter çıkar karşımıza. Kelly, doğum izninin ardından bankadaki işine geri dönmeye hazırlanan bir annedir... Durağa gelir ama otobüse binemez. Bebeğini evde bırakıp gitmek ona çok zor gelir... Eve döner. Evde kalıp çocuğuna bakmak, işine dönmemek için eşine nerdeyse yalvarır. Eşi ise gitmesi gerektiği konusunda ısrar eder. Çalışmazsa, aile bütçesini toparlamalarının  mümkün olmayacağını söyler. Aklı hâlâ bebeğinde olan Kelly, istemeye istemeye otobüse biner ve bankaya gider... Ve Kelly, o gün bankada öldürülür...
Kelly'ye evden çıkmamasını söyleyen annelik içgüdüsü, filmdeki kötülüğün tümüyle dışında, bildiğimiz gerçekliğin ötesinde doğaüstü, aşkın bir bağdır.
Semih Kaplanoğlu, “Bağlılık Aslı”da tüm filmi bu doğaüstü bağ duygusu üzerine kuruyor...  Filmin ana karakteri Aslı'nın (Kübra Kip), Amerikalı Kelly'den farkı, bankadaki işine dönmek zorunda olmaması... Eşinin (Umut Kurt) maddi durumu iyi ve belli ki karar tümüyle kendisine ait.
Üstelik Kelly'nin çalıştığı banka onu özel bir kutlamayla karşılarken Aslı'nın bankası ona ayrıldığı pozisyonun aşağısında bir pozisyon veriyor... Ama Aslı, kararlı. Öncelikle, ekonomik özgürlüğünü istiyor. Kariyerine ara vermek istemiyor. Ayrıca, eş ve anne olmanın ötesinde kendine vakit ayırmak isteyen biri... Bisikletiyle ilgilendiği ara planlar ve ormanda bisiklet sürdüğü sahne, bunun açık bir kanıtı...
Birçok kadın gibi o da çalışan bir anne olmak istiyor...

“Bağlılık Aslı”nın, çalışan anne olmanın yarattığı sorunları  ele alan ve kadın özgürlüğüne karşı bir film olduğunu öne sürenler çıkabilir. Çıkıyor da.... Filmin basın gösterisinden sonra özellikle sosyal medyada Kaplanoğlu'na çok sert eleştiriler getirildiğini biliyorum.
Ama kendi adıma, “Bağlılık Aslı”yı, “Kadının yeri evidir, çocuğunun yanıdır” diyen ve kadınların çalışmasına karşı çıkan bağnaz bir zihniyete indirgemenin ciddi bir haksızlık olacağını düşünüyorum. 
Çünkü Aslı'nın filmin ikinci yarısında yüzleştiği asıl sorunların çalışan bir kadın olmakla birinci dereceden ilgisi olmadığına inanıyorum...  
İşe dönmek, Aslı'nın derinlerde yatan sorunlarını açığa çıkarıyor sadece. Asıl mesele, Aslı'nın çalışan bir anne olmasıyla değil, geçmişiyle ilgili...  
Aslı'nın bebeğiyle arasındaki bağ ya da bağlılık konusunu derinlemesine düşünmediği ya da düşünmeye hazır olmadığı kesin...
Bunu ilk bölümdeki doktor sahnesinde net bir şekilde anlıyoruz. Aslı bebeğini “hazır mama”ya bir an önce alıştırmak için onu anne sütünden kesmek istiyor... Doktor ise bunun kolay olmayacağını belirtip “Bebek, annesinin sütten kesilmediğini hisseder” diyor. Ayrıca bebeğin fiziksel anlamda kendini henüz annesinden ayrı bir varlık olarak kabul edemediğini söylüyor. Hatta annesinden bağımsız bir varlık olduğunu anlamasının travma etkisi yaratacağını belirtiyor. Doktor burada bilimsel karşılığı olan bir tür "metafizik bağ"dan sözediyor ama Aslı bu bağın anlamı üzerine düşünmek yerine meme ucuna sirke sürmesinin bebeği sütten kesip kesmeyeceğini soruyor... Doktor olumsuz yanıt verince bu kez sütünü kesecek bir hormon ilacı yazmasını istiyor. Özetle odaklandığı tek mesele, bebeğin bir an önce hazır mamaya geçmesi... Böylelikle, işe başlayınca hem bakıcının hem de kendisinin işini kolaylaştırmak istiyor...

Bu sahnede, Aslı'nın bebeğiyle kurduğu bağın derinliği üzerine düşünmek istemediği çok açık...  Onu bir film karakteri haline getiren ilk ayrıştırıcı özelliği bu...
İkinci ayrıştırıcı özelliği ise filmin ortalarına doğru çıkıyor...  Aslı'nın kendisini 7 yaşındayken bırakıp giden annesinin (Jale Arıkan) görüşme taleplerini reddettiğini ve onunla hiçbir bağ kurmak istemediğini anlıyoruz.
Tam da burada Semih Kaplanoğlu'nun bağlılığı  iki yönlü olarak işlediğini belirtmem gerek... Kaplanoğlu, bir annenin çocuğu ve kendi annesiyle olan bağını birbirinden ayırmıyor... Film tam da bu “üçlü bağ” üzerine...
Aslı'nın annesini reddetmesi, direkt olarak kendi çocuğuyla olan ilişkisine de yansıyor.
Annesinin onu 7 yaşında terk etmesinin getirdiği duygusal bir öfke var üzerinde. Film boyunca en yakınları dahil insanlarla kurduğu ilişkilerde katı ve mesafeli bir duruşa sahip.
Belli ki tek başına ayakta durmak, Aslı için belirli bir noktadan sonra her şeyden önemli hale gelmiş. Ayrıca babası ve kız kardeşi maddi açıdan kötü durumdalar. Her ikisine de sahip çıkması gerektiğini düşünüyor. Dolayısıyla, maddi açıdan eşine bağlı olmamak onun için önemli...
Özetle, 6 aylık bebeğini bir an önce sütten kesmek istemesinin kökeninde güçlü birey olmak istemesi var... Ama sürece kendini zihinsel ve psikolojik olarak iyi hazırlayamadığı için kafasında kurguladığı sistem yavaş yavaş çökmeye başlıyor...
Bir süre sonra, doktorun söylediği “simbiyotik bağlılık” sürecini bizzat kendisi  yaşıyor... Bankada çalışırken aklı hep evde ve bebeğinde oluyor... Sonra bebeğini ve bakıcısını sürekli gözetlemeye başlıyor.  
Bebek, ayrılık sürecini genç bakıcısı Gülnihal'in (Ece Yüksel) sevgi ve şefkati sayesinde daha iyi aşarken, Aslı çok zorlanıyor. Gizli kamerayla gözetlemeyi hastalıklı bir takıntı haline getiriyor, bakıcıya karşı acımasızlaşıyor.
Genç bakıcı, bir noktadan sonra Aslı'nın kendini gördüğü bir aynaya dönüşüyor. Çünkü o da bebeğini evde bırakmak zorunda olan bir anne. Ama onun bebeğine kendi annesi bakıyor...  
Bakıcının annesiyle olan güçlü bağı, Aslı'nın kendi hayatındaki asıl eksikliği hissetmesine yol açıyor.
Anneliğin nasıl bir şey olduğunu anladıkça kendi annesiyle bağ kurma ihtiyacı duyuyor...  
Gülnihal'in bir sahnede “Ben en çok kendi annemi özlüyorum” dediği an Aslı'nın ruhundaki boşluğu biz de ilk kez hissediyoruz. O sahne zaten bir dönüm noktası... Orada Aslı'nın asıl sorununun, kendi annesiyle olan uzaklığı olduğu netleşiyor.
O uzaklık nedeniyle, bebeğiyle arasındaki metafizik bağ üzerine düşünmek istemediği kesin... Ama bağ öylesine güçlü ki Aslı'yı da değiştirip dönüştürmeye başlıyor.
Açılışta ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız resim gibi düzenlenmiş bir kadraj var. Aslı “ikiz bebek annesi” gibi geliyor karşımıza. Batı resmindeki anne – çocuk motiflerini hatırlatan bir imge...
Finalde yeniden karşımıza çıkan bu imge, anneliğin bir ruh hali olduğunu, bir başkasının bebeğine bakmanın da bir tür annelik olduğunu ima ediyor.
Kaplanoğlu, Aslı'nın yüzünde annelikten gelen mutluluk ve huzur hissiyle bitiriyor filmi.
“Bağlılık Aslı” hikâyesi ve ana karakterin yaşadığı dönüşüm itibarıyla sağlam bir film. Ama iş, alt metinlere gelince orada başka okumalar da yapmak gerekiyor.
Filmi sosyal medyada eleştirenlerin bir kısmı Aslı karakterini Türkiye'deki seküler kesimin temsilcisi olarak görüyor ve Kaplanoğlu'na deyim yerindeyse ateş püskürüyor...
Kaplanoğlu ise Anadolu Ajansı'na verdiği  söyleşide filmin bir modernizm eleştirisi olduğunu belirtiyor.
Kendi adıma modernizmin sorgulanmasına, insan ruhunda yarattığı sancıların eşelenip açığa çıkarılmasına karşı değilim...
Ama “Bağlılık Aslı”da işlenen temalar üzerinden gidersek, kendi adıma anneliğin modernizm, laiklik, dindarlık ve muhafazakârlığın çok ötesinde bir kavram olduğunu düşünüyorum.
Modernist hayatlarını asla sorgulamayan ateist ve radikal feminist kadınların, bırakın 6 ayı, 2 yıl boyunca çocuklarını emzirdiğini biliyorum. Geleneksel aile ve toplum yapısını tümüyle reddeden bir kadının çok iyi bir anne olamayacağını kim iddia edebilir ki? Özetle, anneliğin, ideolojilerin ve geleneklerin çok ötesinde bir ruh hali olduğuna inanıyorum...
Annelik ve anneyle çocuk arasındaki bağ, başta Türkiye'deki siyasal kutuplaşmalar olmak üzere her tür siyasi ayrımın ötesinde bir konu bence... Annenin laik ve muhafazakârı olabilir ama anneliğin laikliği, muhafazakârlığı olmaz...
Filmde belki böyle alt metinler yok ama Kaplanoğlu'nun özellikle Aslı ile annesinin bir Beyoğlu kahvesindeki buluşma sahnesinde “Anne, annedir” demek istediği kesin... Kaplanoğlu, o sahneyi seyirci ve karakterler için bir tür arınma anı gibi çekmiş..
Filmin bütünü itibarıyla Kaplanoğlu'nun anne – çocuk arasındaki o doğaüstü bağı bize hissettirdiğini düşünüyorum. Ama Aslı'nın ev içindeki hallerinin her tür okumaya açık olduğu kesin...  
Mesela, Aslı'nın yemek yapmayı sevmeyen ya da hamaratlıktan uzak bir ev kadını olması, karakterin psikolojik portresi açısından bana doğru geldi. Ama bunu bir "modernizm eleştirisi" olarak görenler de var. Filmin bütünününde geleneksel bir anne özlemi olduğunu inkâr edemem ama Kaplanoğlu'nun, Aslı'yı bağnaz bir bakış açısıyla yargıladığını düşünmüyorum.  Evdeki iş bölümünde de geleneksel erkek-kadın ayrımı olmadığını görüyoruz. Eşini birkaç kez yemek hazırlarken görüyoruz... Ben bunları ev içindeki eşitliğin bir yansıması olarak gördüm ama yönetmenin tüm bunları "Aslı'nın eksikliği" olarak gördüğünü düşünenler de var.
Kesin olan, Kaplanoğlu'nun “anne sütü – bebek” ilişkisinde olduğu gibi yemekle ilgili her şeyi, film boyunca anne – çocuk ilişkisinin  metaforu olarak kullanması galiba... Sözgelimi, Aslı, eşinin kendi evinden annesinin yemeklerini getirmesini istemiyor çünkü anneyle olan bağının sürmesinden hoşlanmadığı belli... Bakıcının annesiyle bahçesinde buluşmasından hoşlanmıyor. Hatta onun eve gelmesini de istemiyor.
Ama anne – çocuk bağı, film boyunca sürekli karşısına çıkıyor. Bakıcı, annesinin yaptığı keki getiriyor mesela... Zaten “anne keki” bir metafor... Eşi, Aslı'nın hamarat bir ev kadını olmamasından ötürü hiç şikayet etmiyor; sadece bir kez “anne keki” özlediğini söylüyor... “Anne keki”, Aslı'nın da hep özlediği bir şey aslında...
Dolayısıyla, Aslı'nın kek yaptığı sahne, yaşadığı dönüşümün göstergesi...

“Bağlılık Aslı”nın bence en önemli zaafı, kadınların görevinin evde oturup çocuklarına bakmak olduğunu düşünenlerin seveceği bir film olması... Türkiye için hassas bir konu olmasına rağmen Kaplanoğlu, filmin nasıl okunacağına pek aldırış etmemiş.
Buna karşılık, Kaplanoğlu'nun diyaloglardan ziyade sessizlikler ve oyunculukla anlam yaratmasını, hikâye üzerinden düşünmesini, karakterleriyle aramıza koyduğu mesafeyi ve anlatımını sevdim.
Maslak'taki iş merkezlerini ve son yıllarda şehrin yer yanını kaplayan büyük siteleri filme bir dekor olarak yerleştirmesinin de çok iyi sonuç verdiğini düşünüyorum. Modernist mimari film için gerçekten doğru bir dekor...
Görüntü yönetmeni Andreas Sinanos'un yağmurlu, karlı kış görüntüleri de filme anlamlı bir görsel yapı kazandırıyor. Kışın donukluğunun ve soğukluğunun, modernist mimariyle birleşerek filme özel bir görsel doku getirdiğini düşünüyorum.
Aslı rolündeki Kübra Kip'in oyunculuğunu çok beğendiğimi de eklemek istiyorum.  
“Bağlılık Aslı”da Kaplanoğlu'nun sofuca bir modernizm eleştirisi yapmadığını düşünmekle birlikte, “aile birliği ve dirliği”ni sağlamakta zorlanan Aslı'nın babasının (Osman Alkaş) gündüz vakti rakı içmesinin ve ofisindeki Atatürk resminin, filmi bir anda Türkiye'deki siyasi ve sosyolojik fay hatlarının orta yerine yerleştirdiğini inkâr edemem... Bunlar belirli hassasiyetleri provoke edecek gereksiz ayrıntılar; filme de zarar verdiklerini düşünüyorum.
“Yumurta”, “Süt” ve “Bal”daki modernizm eleştirileri ve inanca, dindarlığa yapılan vurgular daha geniş bir yelpazeye sesleniyordu.
“Bağlılık Aslı” ise geleneksel ahlaki değerlere yaptığı vurguyla o yelpazeyi giderek daraltıyor...
Kaplanoğlu'nun filmleri de kaçınılmaz olarak ülkedeki siyasal kutuplaşma bağlamında yorumlanıyor artık...
“Bağlılık Aslı”dan benim anladığım, Kaplanoğlu'nun bu tür yorumlardan hiç çekinmediği, tam aksine meydan okuduğu yönünde...  
Kaplanoğlu gibi sosyal medyada sürekli lince uğrayan birinin meydan okumasına şaşırmıyorum ama sinema, edebiyat ve sanatın yüzeysel politik tartışmaların ötesine geçmesi gerektiğine inanıyorum.
Ayrıca, özellikle modernizm eleştirisi konusunda ayrıştırıcı değil birleştirici filmlere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum...
6.5/10

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!