Bilimkurgu, bazen “en büyük sırlar”ın keşfi üzerine kurulu bir türdür...
“Kurgu”, böyle filmlerde “bilim”in bittiği yerde başlar ve hayal gücüyle sınırların ötesine geçer...
Tıpkı “2001: A Space Odyssey” (1968) gibi... Filmin yönetmeni Stanley Kubrick, Ay'ı ve uzayı keşfetme hedefinin heyecan verici olduğu bir dönemde, insanlığın evrenin ve uzayın sonunda ne bulacağı sorusuna yanıt aramıştı...  
O meşhur final sekansında  ne demek istediği bugün bile hâlâ tartışılıyor. Kimsenin son noktayı koyamayacağı bir tartışma bu... Önemli olan, Kubrick'in sözlerle değil, imgelerle düşünmeye çalışması ve “her şeyin sonunda yine kendimizi bulacağımızı” söylemesi gibi gelir bana...
“2001”den bu yana bilimkurgu sinemasında “büyük sır”ların peşine düşen, düşünsel yanı ağır basan bir “damar” hep olageldi...
“Yıldızlara Doğru” (Ad Astra) o damardan beslenen bir film...
Ama en baştan söylemekte yarar var. Uzayın, evrenin sırları sadece bir vaat... Film, asıl olarak “burnumuzun ucunda” duran ve uzaklara baktığımız için göremediğimiz meselelerle ilgili...
İşte tam da bu nedenle “Yıldızlara Doğru”, “2001”den ziyade “Contact” (1997) ve “Interstellar”la (2014) akraba... “Contact”ta hedef, dünya dışı zeki varlıklarla yaşanacak ilk teması kurmaktı... “Interstellar” ise yeni gezegenler bulma umuduyla ilgiliydi... Ama her ikisinin finalinde de “hedef”ten sapıyor ve bir şekilde “baba – kız” buluşmalarına tanık oluyorduk.

“Yıldızlara Doğru” da bir arayışın filmi... Babasını arayan bir astronotun öyküsünü seyrediyoruz ve finalde “dış uzay”ın keşfi, “iç uzay”ın keşfine dönüşüyor... İç uzaylarda olup bitenler açısından beni heyecanlandırdığını söylemem zor. Ama dış uzayın keşfi konusunda yabana atılacak bir film değil.
2016'da “The Lost City of Z” ile karşımıza gelen ve daha önce bilimkurgu türünde film çekmeyen yönetmen James Gray'in, Ethan Gross ile yazdığı senaryo, gelecekbilimcilerin önümüzdeki 100 yıl için öngördüğü sınırların ötesine geçmemeye gayret ediyor. Galaksiler arasında ışık hızında yolculuk yapan uzay gemileri yok...  Mars'a ve ötesine gidiliyor ama insanlı yolculuk itibarıyla Güneş Sistemi'nin sınırları henüz geçilmemiş durumda.
Roy McBride'ın (Brad Pitt) uzun yolculuğu boyunca tanık olduklarını düşündüğümüzde, zaten babası Clifford McBride (Tommy Lee Jones) dışında “sınırların ötesini” düşünen, bilim ve keşfetme aşkıyla yanıp tutuşan çok fazla kişi olmadığını da görüyoruz.
Spacecom gibi kuruluşların öncelikli hedefi, gezegenlere sahip çıkmak, yeraltı kaynaklarına ulaşmak... Sömürgecilik çağını hatırlatan bir dönemdeyiz. Zengin ve güçlü ülkeler, atmosferin ötesinde ulaşabildikleri her yeri egemenlikleri altına almak derdindeler...
Ay, artık Yeryüzü'nden tarifeli uçuşla gidebildiğiniz bir yer... İndiğinizde kendinizi büyük bir havalimanında gibi hissediyorsunuz. Oradan çıktığınızda ise süper güçlerin  çatışmanın eşiğinde olduğu, korsanların cirit attığı güvensiz bir yerdesiniz...
“Yıldızlara Doğru”da uzay, huzursuz, karışık ve gergin bir yer... Ay'dan Mars'a  giderken yardım çağrısı aldıkları uzay gemisi sahnesini unutmamak gerek. Dış uzay, uygarlığın bittiği, şiddet ve ölümün kol gezdiği bir yer.
Mars'a gidilmiş, orada büyük yeraltı istasyonları inşa edilmiş. Ama gezegenler arası yolculuk hâlâ ucuz değil. Mesafe ciddi bir sorun. Mars'ta doğup Yeryüzü'nü hiç görmeyen insanlar var... Mars yeraltı istasyonlarındaki o kasvet, “dinlenme odaları”nda doruğa çıkıyor. İnsanlar doğa görüntüleriyle rahatlamaya çalışıyor. Bizim gördüğümüz ise dört duvar arasında yaşanan klostrofobik bir deneyim..
Orasının bir kömür madeninden, enerji santralinden farkı yok aslında... Dünya dışı zeki varlıklar bulma hedefinin, Güneş Sistemi'ndeki gezegenleri sahiplenmek için sadece romantik bir gerekçe olduğunu anlıyorsunuz. Roy McBride'ın bağlı olduğu Spacecom, kâr amaçlı, güvenilir olmaktan çok uzak bir kurum...
Roy'un babası Clifford McBride'ın kurumun ikiyüzlülüğüne isyan ettiğini düşünmek mümkün. Öte yandan, yaptığı seçimler itibarıyla aklın sınırlarını geçmiş durumda. Bilim aşkı, kibre dönüşmüş. İnsanlığa karşı duyduğu nefret, kendisini yiyip bitirmiş durumda...
Peki, ya oğlu?
O, tam da filmin ilk sahnesindeki gibi Yeryüzü ile dış uzay arasında bir yerde duruyor. Dünyadan dış uzaya uzanan kule gibi bir merdivende...
Aklında hep uzay var. Yeryüzü'yle güçlü hiçbir bağı yok. Ailesiz, çocuksuz biri.
Film boyunca aklından geçen güçlü bir ev imajı yok mesela... Sadece bir kadın var... James Gray'ın Rönesans resimlerindeki uhrevi imgeleri çağrıştırır şekilde görüntülediği, Liv Tyler'ın canlandırdığı bir kadın bu... Adı Eve, yani Havva. Belli ki, Roy için Yeryüzü'nü, toprağa kök salmayı, aile kurmayı çağrıştırıyor. Bir tür Ana Tanrıça gibi, Roy'un o büyük macerasını bitirip gelmesini bekliyor.. Mitolojik hikâyelerde olduğu gibi, Roy Tanrı'ların yanına çıkacak, bilgiye ulaşacak ve sonra geriye dönecek...
Roy'un babayla olan meselesini halletmeden Yeryüzü'ne dönmesi mümkün değil. O yüzden babayla olan bağı her şeyden daha güçlü...
Filmin başında Roy'un metal bir halatla yukarıya; yani uzaya bağlı olması, bana tesadüfi bir seçim gibi gelmedi. Çünkü finalde de oğul ile baba arasında benzer bir “bağ”lılık var... Roy'un o bağı koparmadan Yeryüzü'ne dönmesi, kök salması mümkün değil...
Roy'un uzayda ya da yerçekimsiz boşluklarda bir yerlere tutunmaya çalışarak düşmesi, salınması ya da hareket etmesi film boyunca sıkça tekrarlanan bir imge... Özellikle finalde uzay boşluğunda Neptün'ün halkalarında verdiği yaşam mücadelesi, bir yerlere tutunmaya çalışması hayli anlamlı bir ayrıntı... Roy'un bütün derdi, sağlam “bir yer”e tutunmak değil mi aslında?

Filmin Yeryüzü'ne düşüşle başlayıp yine aynı şekilde bitmesi tesadüf değil.
Baba, dünyadan ve insanlıktan kaçmış, huzuru uzayda bulmuş biri. “Yukarıda” tanrılara özgü bir yalnızlığı tercih etmiş. Filmin son bölümünde Roy da benzer bir tercihle karşı karşıya kalıyor. Ama Roy için önemli olanın kendi içindeki “kayıp baba”yı bulmak ve ruhundaki eksik parçayı doldurmak olduğunu anlıyoruz...
Freudiyen okumalara fazlasıyla açık bir film “Yıldızlara Doğru”. Ama fazla derine dalmadan, yüzeyinde dolaşırken gördüklerimiz sanki daha önemli. Mesela, babanın insanlığı küçük gören kibrinin vardığı nokta önemli... Orası çok tehlikeli bir yer. Baba, hiç kimsenin ulaşmadığı çok değerli bilgilere ulaşırken Yeryüzü'nün felaketine yol açabilecek bir dengesizliğe neden oluyor. Çünkü sevgisizlik, insansızlık beraberinde kötülüğü getiriyor.
Spacecom faydacı yaklaşımı; baba McBride ise hümanizmden kopuk bilimi temsil ediyor... Roy McBride ise tüm bu kaos içinde doğru olana tutunmaya çalışan iyi kalpli, cesur bir kahraman...
Kuşkusuz, başka türlü de okunabilir “Yıldızlara Doğru”... James Gray, farklı okumalara, çağrışımlara açık bir filme imza atmış.

Kendi adıma, açılış sahnesindeki kule – merdivenden başlayarak Gray'in Ay'ı, uzayı, uzay yolculuğunu anlatışını ve özellikle yakın gelecekteki huzursuzluğu ele alış biçimini sevdim. O huzursuzluk, bugünün dünyasıyla ilgili hiç kuşkusuz...
Hoyte Van Hoytema'nın görüntü çalışması harika. Max Richter'in elektronik müzik çalışmasının filme çok şey kattığını da düşünüyorum. Özellikle benim kuşağım için uzay, biraz da elektronik müziktir... Richter, 1970'lerden beri süren bu geleneği bozmadan, onu daha da geliştirmiş...  
Brad Pitt'in de gerçek bir yıldız ve oyuncu olarak üstüne düşeni fazlasıyla yaptığını düşünüyorum...
Ne var ki, “Yıldızlara Doğru”nun duygusal olarak bana dokunduğunu, etkilediğini söyleyemem. Baştan sona hiç sıkılmadan ilgiyle izledim ama bende derin izler bırakan bilimkurgu filmlerinden biri olmayacağı kesin. Bunun en önemli nedeni, filmin “son sözü”nden çok da etkilenmemiş olmam galiba... Sonunda her şeyin bir klişe bir kahramanlık hikâyesine bağlanması da her şeyi hafifletiyor.
Yine de özellikle bilimkurgu sevenlere öneririm...
6,5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!