(UYARI: Aşağıdaki yazı, filmin öyküsündeki bazı gelişmelerden söz eden yorumlar içerir...)

En baştan söyleyelim, “Joker”de daha önce görmediğimiz türde korkunç şiddet sahneleri yok... Çok daha kötülerini gördük.
Özellikle ABD'de filmin gösterime girmesiyle şehirlerdeki güvenlik önlemlerinin artırılacağına dair haberler önce reklam izlenimi verdi... Ama birçok insanın filmin gösterime girmesinden rahatsız olduğu kesin. Özellikle ABD medyasında çıkan yazılarda film provokatif bulunuyor ve yaratacağı etkiden endişe duyuluyor.

Finaldeki isyan sahnelerinin insanları çok etkileyeceğini, insanların palyaço maskeleriyle sokağa çıkacağını düşünerek korkanlar da var... Palyaço maskeleri  protesto gösterilerinde kullanılabilir belki ama insanların filmi seyrettikten sonra isyan edeceğini pek sanmıyorum..
Asıl sorun, hayal ürünü bir filmin böyle endişelere yol açması... Demek ki, tüm dünyada yürümeyen bir şeyler var... Demek ki, “Joker” dünyaya bir ayna tutuyor...
Bunlar film, seyirciye ulaştıktan sonra daha derinlemesine konuşulacak konular. Benim şimdilik kaydıyla tek bildiğim şu: “Joker” sadece bir film ve kötü bir film olduğu söylenemez.

“Joker” alıştığımız tarzda bir süper kahraman hikâyesi değil. Aksiyon sinemasıyla da pek ilgisi yok. Karakter ağırlıklı bir dram...
Yönetmen Todd Phillips proje aşamasından itibaren, seyirci ve eleştirmenleri filme hazırlamak için Martin Scorsese'nin 1976 yapımı “Taxi Driver”ını işaret etti sürekli...  
Aralarındaki akrabalık bağını şüphesiz inkâr edemem ama çok farklı filmler olduklarını düşünüyorum...
Scorsese “Taxi Driver”da, ana karakterle aramıza duygusal bir mesafe koyar. Melodramatik sahnelerden, karakterle duygusal olarak özdeşleşebileceğimiz anlardan özenle uzak durur.
“Joker”de ise ana karakter Arthur Fleck (Joaquin Phoenix) ile aramızda böyle bir mesafe yok. Evet, onun bir anti-kahraman olduğunun farkındayız. Filmin belirli bir noktasından itibaren uyguladığı şiddeti onaylamamıza imkân yok... Ama ilk bir saat boyunca onunla duygu birliği kurduğumuz o kadar çok sahne var ki... Özellikle de acı çektiği anlarda...  
Mesela, filmin başında bir sokak arasında, gençlerden dayak yediği sahnede Arthur Fleck gerçekten çok çaresiz ve bu acınası halleri uzun süre devam ediyor. Öyle ki nerdeyse hayatının her noktasında eziliyor. Murray Franklin'in (Robert De Niro) televizyon şovuna çıktığını hayal ettiği anlar hariç yüzünde gerçek anlamda mutlu bir ifade görmek mümkün değil. Tüm bu sahnelerde kendimizi ona yakın hissediyoruz... Arthur Fleck'e acıyor, üzülüyor ve onunla birlikte öfkeleniyoruz.
Fleck, Joker'e dönüşene kadar sürekli ezilen biri. Her şeyiyle acıların adamı...
Annesi Penny'yle (Frances Conroy) ilişkisinin de gerçekçi bir dramdan ziyade melodrama meylettiği kesin. Aynı melodram hissi, şehrin en güçlü adamı Thomas Wayne (Brett Cullen) ile Fleck'in karşılaştığı sahnelerde de karşımıza çıkıyor.  
Özetle “Joker”, “Taxi Driver” gibi Hollywood'a ve seyirci alışkanlıklarına meydan okuyan alternatif, gerçekçi bir film değil.
“Joker” bir anaakım sinema örneği....
Ama bu, “Joker”in de kendine özgü bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Özellikle, Arthur Fleck yabana atılacak bir karakter değil... Son yıllarda anaakım sinemanın çıkardığı en unutulmaz birkaç anti-kahramandan biri...
Arthur Fleck'i ilgiye değer kılan özelliği, uzun bir süre boyunca dertlerine çözüm araması... Ezilen biri ama çıkış yolu arıyor. Psikolojik sorunlarını reddetmiyor, iyileşmek istiyor. Sorumluluklarının farkında... Palyaço ajansında para kazanmaya çalışıyor. Annesine elinden geldiği kadar iyi bakıyor. İstemsiz gülme nöbetleri için yanında insanlara gösterebileceği bir kart taşıması, topluma kayıtsız olmadığının bir göstergesi...
En önemlisi, onun da hayalleri var. Bir komedyen olmak istiyor ve bunun için çaba gösteriyor.

Gülmek, gülümsemek, toplumun bir parçası olmak istiyor... Ama ne yazık ki istemsiz kahkahaları onu toplumdan daha da uzaklaştırıyor.
Kendi başına dans ettiği sahneleri unutmayalım. Dans, içindeki uyum isteğini ve pozitif yanlarını akla getiriyor.
Özetle, Arthur Fleck “kötü adam” olmadan önce topluma uyum sağlamak için elinden geleni her şeyi yapıyor...
Peki, toplum onu kazanmak için ne yapıyor?
Film asıl olarak bu sorunun yanıtıyla ilgileniyor.
“Bir zincir, en zayıf halkası kadar güçlüdür” denir. Bir toplum için de aynısını söylemek mümkün...
Arthur Fleck, Gotham şehrinin en zayıf “halka”larından biri...
Gotham, geniş anlamda modern dünyayı, daha dar anlamda ABD'yi temsil ediyor... İlk bakışta, 1980'lerin New York'unu andırıyor... Sadece görsel olarak değil, politik manzara olarak da 1980'lerin acımasız ruhuyla dolu... Neo-liberalizmin yükselişe geçtiği, zenginlerin daha zengin, yoksulların daha da yoksul olduğu bir dönemdeyiz. Ezilenlerin birbirlerini ezdiği, “altta kalanın canı çıksın” mantığının hâkim olduğu bir merhametsizlik çağı...
Arthur Fleck altta kalanlardan biri... Sadece ekonomik anlamda değil. Sosyal anlamda da eziliyor... Psikolojik sorunları nedeniyle iletişim kurmakta zorlanıyor ve her yerde dışlanıyor.
Bu ezilme ve dışlanma, bir süre sonra şuursuzca gelişen öfke ve şiddete dönüşüyor.
“Joker”, politik bir film. Bir toplumun en zayıf halkalarını güçlendirmesi gerektiğinin altını çiziyor. Ezilenlerin öfkesinin gün gelip patlayacağını söylüyor...
Belediyedeki ilk maddi kesintilerin sosyal projeleri vurması, atlanmaması gereken bir ayrıntı... Fleck'le ilgilenen belediyedeki sosyal hizmetler görevlisi, “Bütçemiz kesildi artık ilaç yok” diyor. Fleck iyice sahipsiz hissediyor kendisini.
Gotham'ı yönetmeye aday varlıklı, güçlü işadamı Thomas Wayne, yoksullar ve ezilenlere “Siz de iş bulun para kazanın” diyor sadece... Onlara asalak gözüyle bakıyor.  
Sözün özü, “Joker”, alt sınıfları tümüyle kendi haline bırakmayı öneren politikalara açıktan açığa karşı bir film...
“Joker” tartışmaya ve farklı yorumlara açık bir film... Kötülüğe, şiddete övgü olarak değerlendirenler çıkacaktır kuşkusuz. Çıkıyor da... Ama kendi adıma yönetmen Todd Phillips'in bir noktadan sonra Arthur Fleck'le duygu birliği kurmamızı imkânsız hale getirdiğini düşünüyorum.

Joker, Fleck'in kendi içinden çıkardığı alternatif bir kişilik. Fleck, tedaviye muhtaç, dengesini kaybeden hasta biri olarak tasvir ediliyor filmde... Buna rağmen, “silahsız insanları öldüren, aşırı ve gereksiz şiddet kullanan" böyle bir karakteri onaylayanlar çıkarsa bu filmin değil onların problemidir... Ayrıca, “Joker” böyle karakterleri gösteren ilk film değil.
“Joker”in bir sorun yaratmasından korkmak, toplumda Arthur Fleck gibi sürekli ezilen insanların varlığını kabul etmek anlamına geliyor. O noktada bir filmden korkmak yerine toplumdaki güçlüler - ezilenler denklemi üzerine bir kez daha düşünmemiz gerekiyor belki...
“Joker”, Batman serisinin kötü adamı Joker'in köklerini, geçmişini anlatan bir film aynı zamanda.. Öyle bir hikâyesi var ki, Batman'e farklı bir cepheden bakmamızı sağlıyor; Batman ve Joker'in yıllardır süren kavgasına yeni bir yorum getiriyor...
Sadece Arthur Fleck'in Joker'e nasıl dönüştüğünü görmüyoruz. Bruce Wayne'i süper kahraman, yani Batman haline getiren sürecin ilk anına da şahit oluyoruz. Kaosun içinden bir süper kahraman, bir de kötü adam doğuyor...
Aralarındaki sınıfsal fark ilk kez bu kadar açık şekilde vurgulanıyor. Batman / Bruce Wayne sermayenin, Joker / Arthur Fleck ise sokaktaki ezilenlerin temsilcisi...
Her ikisinin ortak noktası ise baba meselesi... Joker hayatı boyunca babasını  aramış biri. Mesela, Murray Franklin onun için baba figürü aslında... “Baba”yı ararken toplumla uyumlu. Ne zaman ki arayışı bitiyor, o zaman “baba” figürünü yok ederek başka bir aşamaya geçiyor.
Batman ise babasını kaybettikten sonra toplumda kaybolan düzen ve otoriteyi yeniden tesis etmek için süper kahraman olmaya karar veriyor... Joker'in derdi tam da bu düzen ve otoriteyle ilgili...
“Joker”in en güçlü yanları, Joaquin Phoenix'in oyunculuğuyla Todd Phillips'in yönetmenliği... Onlar işlerini bu kadar iyi yapmasalar, kimse film üzerine bu kadar kafa yormaz ve tartışmazdı...
Todd Phillips, Arthur Fleck'i çevreleyen o merhametsiz dünyayı 1970'ler Amerikan sinemasının görsel ruhuyla betimlemiş... Evet Gotham, genellikle New York'u hatırlatıyor ama birçok açıdan da kendine özgü bir şehir. Phillips belli ki kendi hayallerindeki depresif ve kirli metropolü getirmiş karşımıza. Özel efektlerin sadece aksiyon sahnelerine değil, bir sanatçının hayal gücüne hizmet etmesi gerçekten güzel...  Çöplerin toplanmadığı, ara sokaklarında sıçanların dolaştığı o “içten içe çürüyen şehir” imgesi gerçekten çok güçlü... Joker'in evle şehir arasındaki gidiş gelişlerinde kullandığı merdiven de görsel olarak filme ayrı bir hava veriyor. Fleck'in yalnızlığının ve çilesinin simgesi oluyor.

Todd Phillips, geniş perde yerine daha dar bir format olan 1.85:1'i kullanmış. 1.85:1, özellikle IMAX salonlarında perdenin tümünü kapsayan etkileyici bir formata dönüşüyor. Phillips, kadrajlarda grafik anlamda derinlik kadar, yüksekliği de kullanıyor. Arthur Fleck'in merkezde olduğu simetrik çerçevelerin sayısı az değil. Geniş açı lenslerin verdiği alan derinliği, güçlü mekân duygusu ve gerçeklik hissi de etkileyici. Todd Phillips, görüntü yönetmeni Lawrence Sher'le birlikte, özellikle 1970'ler Amerikan sinemasında, New York'ta çekilen filmlerin renk paletini yakalamış. “Joker”; 35 mm pelikül filmlerin grenli dokusunu hatırlatan bir film...
“Joker”in görsel atmosferini, anlatımını ve müziğini gerçekten çok sevdim. Alt metinler açısından zengin ve anlamlı bir film ama yine de bir başyapıt olduğunu pek düşünmüyorum.
7/10

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!