(UYARI: Yazıdaki bazı yorumlar, film içindeki bazı gelişmelere dair ipuçları barındırır... )

Gerçek ya da hayali, bütün mafya hikâyeleri hep aynı yere çıkar: Her şey özünde güç sarhoşluğu ve açgözlülükle ilgilidir...
Trajedi, mafya filmlerinin çoğunun kaçınılmaz sonudur... Zaten onca günahın ardından başka ne beklenebilir ki?
Netflix yapımı üç buçuk saatlik “The Irishman” de aynı yerlere çıkıyor...
Peki, “Yeni olarak ne söylüyor?” derseniz, öncelikle “biraz daha fazla gerçeklik” derim...
Ama en otantik yanını sorarsanız,  “sonunda hiç kimsenin hiçbir şekilde kazanamadığı” hissini vermesinden söz etmek isterim. Hem de çok güçlü bir şekilde... Üstelik sadece gangsterlere değil, hepimize dokunan bir duygu bu...   
“The Irishman”i özellikle son 40 dakikası üzerinden okumaktan yanayım... Yani, yaşlılık üzerinden... Yaşlılıktan kastım, sadece elden ayaktan kesilme hali değil. Asıl olarak sevgi, şefkat ve dostluğa ihtiyaç duyulan bir dönem olarak yaşlılık...  Hayatın son düzlüğü...

Russell Buffalino (Joe Pesci) ile Frank Sheeran'ın (Robert De Niro) cezaevinde “ekmeklerini şaraba bandırmaktan artık zevk alamadığı” o sahneden başlayabilirim mesela... Bütün filmi o sahne üzerinden okumak mümkün. Ekmek çiğneyecek dişi olmayan Russ'ın vicdan azabını ilk kez orada dile getirmesi, kuşkusuz tesadüf değil. İnsanın en basit damak zevkini dahi kaybettiği dönemde, geçmişteki tüm o güç savaşlarının gerçekten ne anlamı kalır ki?
Geçmişin efsane mafya mensuplarının, tekerlekli sandalyelerle cezaevi avlusundaki hallerini de hatırlamak gerek... Sonuçta, çoğumuzun ömrü, öbür dünyaya yanımızda götüremeyeceğimiz şeyler için savaşmakla geçiyor. Tam da burada, kuşkusuz çocuklar geliyor aklımıza... Çünkü onlar sadece maddi değil, manevi mirasımızın da taşıyıcıları.
Koltuk değnekli Sheeran'ın kızı Peggy'den (Anna Paquin) ufacık bir yakınlık görmek için gösterdiği çaba, işte o yüzden çok anlamlı. Sıradan bir işte, sıradan bir gişe memuru olarak çalışmayı tercih eden kızının Sheeran'la görüşmeyi reddetmesi, onu asla affetmeyecek olması, belki de filmin en trajik sahnesi...

Sheeran'ın film boyunca hep sessiz biri olarak gördüğümüz kızı Dolores (Marin Ireland) ile konuştuğu sahneyi de pas geçmeyelim. Orada Sheeran'ın ailesinden biri olmanın ne anlama geldiği belki ilk kez dank ediyor kafamıza.  
Yönetmen Martin Scorsese, filmin son bölümünü gerçekten uzun tutmuş. Seyirciyi zorlama pahasına, geçmişte olup biten her şeye bir de “Sheeran'ın hayatının son perdesi”nden bakmamızı istemiş...  
Yapısal olarak analiz edildiğinde özellikle filmin orta kısmının tümüyle hikâye anlatmaya odaklandığı söylenebilir.  Öyle ki, filmin büyük bölümü genellikle “konuşan kafalar”ın görüntüsüyle geçiyor aslında... Ama Thelma Schoonmaker'in kurgusu, oyuncuların performansı ve senaryo yazarı Steven Zaillian'ın akıp giden sahneleri eşliğinde film saat gibi tıkır tıkır işliyor.
Scorsese finale kadar “elini belli etmiyor” aslında... Daha doğrusu, meseleye nereden ve nasıl yaklaşacağını, “filmin kalbi”nin nerede olduğunu tam olarak açık etmiyor. Adeta yorum yapmadan hikâye anlatıyor... Neye, niye dikkat kesilmemiz gerektiğini bize bırakıyor... Ama Detroit operasyonuyla birlikte alt metinler netleşip derinlik kazanmaya başlıyor.
Scorsese son 40 dakikada filmini tempo olarak yavaşlatıyor, çekimlerin resimsel anlamını daha çok öne çıkarıyor ve genel planların sayısını artırıyor. Amacı bizi pasif bir takipçi olmaktan çıkarıp daha çok düşündürmeye yönlendirmek... Düşünceyle birlikte filme duygu da geliyor. Özellikle Sheeran'ın kızı Peggy'le olan ilişkileri, bir anda “filmin kalbi” olup çıkıyor... Dahası, Peggy'nin mesafeli tavrını gördükçe Sheeran'ın yıllar önce merhamet isteyen bakkala gösterdiği orantısız şiddet hafızamızda yeniden canlanıyor. O sahne, Peggy'yle birlikte Sheeran'dan duygusal olarak koptuğumuz yer aslında... Scorsese, o sahnede genel plandan yaptığı çekimde küçük Peggy'yi (Lucy Gallina) ve sokaktaki diğer insanları seyirci konumunda göstererek Sheeran'a dışarıdan bakmamızı sağlıyor. Çünkü orası, Sheeran'ın merhametsiz bir anti kahraman olduğunu anladığımız an...
Sheeran'ın, yıllar sonra bakımevinde hemşireye siyah beyaz fotoğrafları gösterdiği sahne de akılda kalıcı. Genç kuşakların 1960'ların, 1970'lerin efsane sendika lideri Jimmy Hoffa'yı tanımadığı bir dönem bu... Sheeran, hayatının büyük bölümünü adadığı bütün o şiddetin ve güç oyunlarının hiçbir anlamının kalmadığı anlardan birisini yaşıyor. Hoffa ile kızının fotoğrafı, ona hayatta neyi ıskaladığını ve bir daha asla neyi yakalayamayacağını bir kez daha gösteriyor...
Yıllar önce Sergio Leone de “Bir Zamanlar Amerika'da”da (Once Upon a Time in America - 1984) mafya içi ihanete yaşlılık üzerinden bakmıştı. Ama o filmde iyi - kötü gangsterler ve romantik bir bakış açısı vardı. “The Irishman”de ise iyi ya da kötü gangsterler yok... Sheeran'ın ailesi hariç neredeyse bütün karakterler arızalı... Baskın duygu ise realizm...
Sheeran'ın trajedisi, sadece geçmişten kalan vicdan azapları değil. Mutsuz ve yalnız bir yaşlılığa mahkûm olmak...
Tam da burada, filmin ilk sahnesini hatırlamamak elde değil. Kamera bakımevinin koridorlarında ilerlerken her yanda konuşan insanlar görüyoruz.  Çok hareketli olmasa da insanların iletişim kurduğu sıcak, canlı bir ortam var. Hemen sırtından yaklaştığımız Sheeran ise tekerlekli sandalyesinde tek başına oturuyor. Kamerayı beklediği belli. Hemen konuşmaya başlıyor. Belli ki itiraf vakti... Vicdanını biraz olsun rahatlatmak istiyor...  Charles Brandt'ın 2004'te yayınlanan ve filme temel olan “I Heard You Paint Houses” adlı kitabı da zaten Sheeran'ın itiraflarından oluşmuyor mu? O yüzden, Sheeran'ın filmin anlatıcısı olması ve bize her şeyi kendini savunur şekilde anlatması anlamlı... Bakkalın elini ezdiği sahne dışında onu bir cani olarak görmüyoruz... Sheeran yaptığı her şeyi “iş” olarak rasyonalize ediyor.  Ama Scorsese onu filmin hiçbir anında kahramana dönüştürmüyor. “Aslında iyi kalpli adam” klişesini dahi devreye sokmuyor... Tam aksine, süreç içinde “Baba” (The Godfather - 1972) filminde söz edilen o “ipin ucundaki kukla”lardan biri olduğu daha da netleşiyor. Scorsese, Sheeran'ın evde hazırlandığı bir sahnede onu kapı arasından çekerek Coppola'nın “Baba”sına gönderme yapıyor... Finalde Sheeran'ın “Çıkarken kapıyı aralık bırak!” demesi yine “Baba”nın finalini akla getiriyor... Scorsese onu kapının aralığında görüntülüyor. “Baba”nın finalinde ise kapı yüzümüze tam olarak kapanır ve Michael Corleone'yi eşi Kay'den ayırır. Karı koca artık farklı dünyalardadır... Burada ise tam tersine, Sheeran, kapısını dış dünyaya açık tutmak istiyor; çünkü mafya onun için bir yaşam alanı olmaktan çıkmış durumda...
“The Irishman” 1960'lardan 1980'lerin başlarına kadar uzanan tarihsel süreci bir tetikçinin gözünden anlatması itibarıyla da dikkate değer bir film... Sheeran, kısa süre içinde emir komuta zinciri altında çalışan bir tetikçiye dönüşüyor. Asıl güç savaşları, Jimmy Hoffa (Al Pacino), Bufalino Ailesi ve ABD hükümeti arasında geçiyor...

Tarihi akıştan söz etmişken, Sheeran'ın bakımevinin televizyonunda 1990'larda Balkanlarda yaşanan iç savaşla ilgili haberleri seyrettiği sahneye özel parantez açmak gerek... Sheeran'ın bir zamanlar mafya üzerinden dahil olduğu “Küba füze krizi” gibi uluslararası güç savaşlarının hâlâ sürdüğünü görüyoruz burada...
Yeri gelmişken, filmin mafya ve devleti iki farklı güç alanı olarak konumladığını belirtelim... Bazen örtülü olarak işbirliği yapıyor bazen de karşı karşıya geliyorlar. İşte bu yüzden, “The Irishman”in dolaylı yollardan politik bir bakış açısına sahip olduğu, geçmişteki devlet – mafya ilişkilerini bir kez daha gündeme getirdiği söylenebilir.
“The Irishman” başta Hoffa'nın esrarengiz ölümü olmak üzere 20 yıllık bir dönemde yaşanan olayların perde arkasını anlatmak gibi bir iddiaya sahip.Frank Sheeran'ın (1920 – 2003) anlatımlarına dayanan Charles Brandt imzalı kitabın gerçeklere sadakati tarihçiler arasında tartışmalı.... Kuşkusuz filmde seyrettiğimiz her şey bire bir gerçek olmayabilir ama Hoffa ile Bufalino Ailesi arasındaki ilişkilerin genel gidişatının gerçekçi şekilde betimlendiğini düşünmek mümkün...
Hoffa'nın Kennedy suikastinde direkt parmağı olup olmadığı konusunda kesin ipucu yok filmde.. Ama Nixon'ı destekleyen Hoffa'nın Kennedy'nin ölümünü istediği o kadar açık ki... Bufalino ailesinin Küba'nın geri alınması üzerinden Kennedy ile kurdukları ittifak da kayda değer...
Film, Bufalino Ailesi'nin cephesinden Nixon ve Watergate skandalına kadar uzanıyor ve tüm bunlar, bir döneme farklı gözlerle bakmamızı sağlıyor.    

Bu arada Scorsese sadece yaşlılığı değil, film boyunca ölümü de aklımızdan hiç çıkarmıyor... Filmin akışı içinde birçok sahnede yeni karakterler karşımıza çıktığında kare donuyor ve o kişinin hangi tarihte nasıl öldüğü ya da öldürüldüğü bilgisini veren yazılar çıkıyor. Ölüm tarihleri itibarıyla Bufalino Ailesi'nin tüm önemli aktörlerinin 1979-1981 arası ortadan kaldırıldığını görmek mümkün.
“The Irishman” alıştığımız türde bir mafya filmi değil. Sheeran, Hoffa ve Russ'ın arasında olup bitenler, bilmediğimiz yeni bir hikâyeye kapı açıyor.
Hoffa, milyonlarca dolarlık emeklilik fonunu mafyaya kredi olarak kullandıran bir sendika lideri... Mafyanın sürekli çalıştığı bir bankanın genel müdürü gibi... Russ aileden biri olmasına karşılık gösterişsiz bir adam. Konumu en yukarıda değil ama Bufalino ailesinin en çok sözü dinlenen, ağır abilerinden biri... Devletle işin olduğunda ona başvuruyorsun mesela... Hoffa'yla gayri resmi ilişkileri de o yürütüyor...
Scorsese'nin önceki mafya filmleri “Sıkı Dostlar” (Good Fellas - 1990) ve “Casino” (1995), daha çok maddi açgözlülük ve ihtiras üzerinedir... “The Irishman”de ise sorun para, lüks özlemi ya da aşırılık değil. Tam aksine, Russ mütevazı bir perdeci mesela... Film boyunca hiçbir aşırılığını görmüyoruz. Hoffa ise ağzına içki bile koymuyor. Ailesine ve arkadaşlarına bağlı. Ama Hoffa, güç oburluğu içinde aşırı kibirli biri... Özellikle sendika üzerindeki nüfuzunu kimseyle paylaşmak istemiyor. Bufalino Ailesi için de aynısını söylemek mümkün. Hoffa'nın kredi musluklarını kısmasını ve kendilerine itaat etmemesini kabullenemiyorlar. Aralarındaki çatışma güç ve kibir nedeniyle çıkıyor.
Aracı konumunda olan Russ ve Sheeran, olayın nasıl kontrolden çıktığına birinci elden tanık oluyorlar... Gereksizce büyüyen bir güç çatışmasının orta yerinde buluyorlar kendilerini. Ama her ikisi de emir kulu olmanın ötesine geçemiyor. Bağlı bulundukları iktidar odakları ne isterse onu yapıyorlar. Her ikisi de güç karşısındaki iradesiz ve zayıf aslında...
Scorsese'nin filmin odağına aldığı meselelerden biri bence irade ya da iradesizlik halleri... Mesela, Hoffa özgür bir birey, kendi iradesi, kendi kararları var. Biraz hırslı, agresif ama karakter olarak güçlü biri... Russ ve Sheeran içinse aynısını söylemek mümkün değil. Sheeran'ın kızı Peggy'nin Russ'ı değil, Hoffa'yı sevdiğini unutmamak gerek.
Karakterlerin finalde geldikleri nokta itibarıyla trajedi duygusunun ağır bastığı bir film “The Irishman” ama Scorsese ironik yaklaşımını baştan sona hiç kaybetmiyor. Zekâ dolu ince bir ironi bu... Sheeran'ın bombalamayı planladığı çamaşırhanenin kime ait olduğunu öğrendiği sahne mesela... Son 45 dakikanın baştan sona buruk bir ironiyle çekildiğini de eklemek gerek...

“The Irishman”de “Casino” ve “Sıkı Dostlar”daki üslupçuluk yok... 77 yaşındaki Scorsese abartılı şiddet sahnelerinden özellikle uzak durmuş. Sheeran'ın cinayetlerinin çoğunu, genel planları tercih ettiği sahnelerle anlatmış. Hiçbir şiddet sahnesini köpürtüp stilize hale getirmemiş...
Özellikle “Detroit operasyonu”nu anlattığı sahnelerdeki sade tarzı çarpıcı... Orada sonuçta ne olacağını biliyoruz ama nasıl olduğunu büyük bir dikkatle izliyoruz... Chuckie (Jesse Plemons) ile Sally'nin (Louis Cancelmi) balık tartışması, yüksek gerilim anlarında gülmeye ne kadar hazır olduğumuzun bir kanıtı...
Bakmayın siz “The Irishman”i bir mafya epiği olarak tanıttıklarına... Evet, süresi ve anlattığı hikâyenin tarihi iddiası nedeniyle epik denebilir belki ama sonuçta sizi coşkun duygulara sürükleyen gösterişli bir film beklemeyin. Scorsese bilinçli olarak hepsinden uzak durmuş. Hikâyesine ve karakterlere odaklanmış... Biçimsel oyunlar ve duygusal yoğunluk bekleyenler biraz hayalkırıklığı yaşayabilir. Dikkat isteyen bir suç dramı bekliyor sizi...
Öte yandan, kendi adıma belirli bir noktadan sonra olayların unutulmaz bir Amerikan trajedisine evrildiğini, sinema tarihinin en iyi organize suç filmlerinden biriyle karşı karşıya olduğunu hissettim... Özellikle Hoffa'nın “Kimse beni tehdit edemez” dediği sahneyi unutmak mümkün değil...
Şüphesiz, her şeyin temelinde Charles Brandt'in kitabı var. Steven Zaillan'ın senaryosu da usta işi... Ama “The Irishman” asıl olarak bir Scorsese filmi. Onun vizyonunu ve yönetmen kişiliğini hissediyorsunuz.
Usta oyunculardan oluşan başrol kadrosu, üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor. Hepsi çok iyiler ama Al Pacino'nun biraz daha öne çıktığı söylenebilir... Robert De Niro ve Joe Pesci'nin ise bir makyaj ya da "özel efekt" sorunu var sanki...
Karakter ve  diyalog ağırlıklı bir film için 1.85:1 kuşkusuz doğru bir format seçimi... Görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto'nun, filmin bütününde stilize aydınlatmadan ve ayırt edici bir renk paletinden uzak durduğunu, gerçekçi bir tarz benimsediğini söyleyebilirim.
Filmi sevmemin bir başka nedeni ise kameranın arkasında bilge bir adam olduğunu hissetmek, onun bakış açısının keyfini çıkarmak galiba... Scorsese, Amerikan trajedileri anlatmakta gerçekten usta...
8/10

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!