“Monos” dağda yaşayan, kızlı erkekli 8 silahlı gencin görüntüleriyle açılıyor...  
O 8 gencin oraya nasıl ve niye geldiği ya da getirildiği sorusuna film boyunca açık bir  yanıt alamıyoruz. Ama son bölümdeki bir sahnede “yatağın altında korkuyla bekleyen 3 çaresiz yetim çocuğu” gördüğümüzde, sorumuza dolaylı bir yanıt aldığımız söylenebilir... Belli ki “Monos”un geçtiği coğrafyada dağlara çıkmaktan başka seçeneği olmayan çocukların sayısı az değil.
O çocuklardan 8'inin öyküsünü seyrediyoruz. İlk gençliklerini, hatta çocukluklarını yaşayamadan “asker” oldukları belli... “Akıl yaşı” açısından çocuklukla ergenlik arasında bir yerlerdeler ve hep orada kalacağa benziyorlar. Oyunla gerçek arasında gidip geliyorlar... Üstlerinde stres, dert olmadığı zamanlarda dağda "gerillacılık" oynar gibi bir halleri var... Otomatik tüfekler ellerinde oyuncak gibi duruyor. Zaten her şey silahlarla çocuk gibi oynamalarından ötürü sarpa sarmıyor mu?

İsimsizler... Her birinin lakabı var. Belli ki özellikle isimsizleştirilip, kimliksiz bırakılmışlar. Organizasyon adlı bir örgüte bağlılar. Suç örgütü mü, politik bir yapılanma mı, belirsiz bırakılıyor. Kesin olan bir çeşit askeri disiplinle yönetildiği..
Organizasyon'la telsiz üzerinden iletişim kuruyorlar. Bir de, ara sıra gidip gelen “Postacı” (Wilson Salazar) var. Sert, tavizsiz, sekter bir adam. Boyunun kısalığıyla sahip olduğu iktidar arasında ters orantı var... Birbirleriyle sevgili olmak için ondan izin almak, onun atadığı lidere itaat etmek zorundalar. Onun gelişiyle ortam bir gerilla kampına dönüyor. Gidince biraz gevşiyorlar. Organizasyon arasındaki kod adları Monos... İspanyolca'da “maymunlar” anlamına geliyor. Sekiz gencin öncelikli görevi, “Doctora” (Julianne Nicholson) diye hitap ettikleri Amerikalı bir kadını rehin tutmak. Sonra beklenmedik bir kriz nedeniyle Monos'taki kurulu düzen alt üst oluyor...

Krizle birlikte Monos'taki hiyerarşik militer yapının çok katı ve insanlık dışı şekilde oluşturulduğunu anlamaya başlıyoruz. Organizasyon'un gözünde hepsi birer emir kulu... Canlarının hiçbir değeri yok.
“Monos”, William Golding'in romanı “Sineklerin Tanrısı”yla karşılaştırılıyor. Kuşkusuz, bir akrabalık var aralarında ... Ama “Sineklerin Tanrısı”nın temel meselelerinden biri, çocukların uygarlığın dışına çıkmalarıyla vahşileşmeleri ve insani değerleri kaybetme sürecidir...
“Monos”ta ise gençler için böyle bir değişim sürecinden söz etmek zor. Onları tanıdığımızda zaten uygarlığın dışındalar. 8 kişilik ilkel bir kabileyi hatırlatıyorlar. İçlerinden birinin doğum gününü, poposuna kemerle vurarak kutluyorlar mesela... Yeterince sert vurmayanı da uyarıyorlar hatta...
“Sineklerin Tanrısı”ndaki çocuklar kayıptır. Buradaki çocuklar ise kayıp değiller. Belli ki dönecekleri bir yer yok. Şehirden, uygarlıktan bilinçli şekilde uzak duruyorlar...


Tam da burada Monos ya da Organizasyon'un çok da hayali ya da fantastik yapılanmalar olmadığını söylemek gerek... Emperyalistlerin bir zamanlar sömürgeci olarak hükmettiği topraklarda, benzer birçok örgüt yok mu? Vitrinlerinde sundukları fikirler değişse de içlerine indiğinizde hepsinde aynı hiyerarşik, militer sistemi ve kültürel anlamda feodal yapıyı görmek mümkün değil mi? O tür örgütsel yapılara girenler, normal dünyadaki sivil haklarını kaybediyor. Öte yandan, bu tür örgütlerin türediği coğrafyalarda sivil hakların çoğu zaten rafa kalkmış durumda değil mi?
Monos ve Organizasyon'un içinde bulunduğu coğrafyadaki egemen gücün güvenilirliği de kuşkusuz belirsiz... Mesela, finalde helikopterdeki askerler, telsiz konuşmalarında “yanlarındaki kimliği belirsiz kişiyi ne yapacaklarını” soruyorlar... Soruyu sormaları dahi, benzer konularda yasal protokollere uyulmadığının açık göstergesi... Belli ki kimliksiz biri, her tür haktan mahrum oralarda... Öldürülebilir ya da başka işlerde kullanılabilir.. Özetle, filmin “Bu coğrafyada bu çocuklar için  kurtuluş yok” fikrini işlediği söylenebilir. Karamsar ama gerçekçi bir yaklaşım...
Film boyunca insanlık adına en umut verici davranışın, ormanda yaşayan yoksul bir aileden gelmesi anlamlı... Ama filmin hikâyesini de yazan yönetmen Alejandro Landes'in filmin geçtiği coğrafyadaki şiddet döngüsünün hiçbir zaman bitmeyeceğinin altını çizdiği kesin...
Medeni bir insan olarak yetiştirildiğini tahmin ettiğimiz Amerikalı Doctora karakterinin geçirdiği değişim önemli. Doctora, Monos'tan bir gençle yaşadığı beklenmedik ve tuhaf yakınlaşma anında cinsel içgüdüsünü kontrol edip durmayı başarıyor. Ancak daha sonra, filmin belki de en çarpıcı sahnelerinden birinde hayatta kalma içgüdüsünün ona neler yaptırabileceğini görüyoruz.
Gençlerin hiçbir zaman çok kötü ve acımasız davranmadığı Doctora, filmin başındaki dayak ritüelinde yeterince sert vuramıyor belki ama finalde Monos'ta geçirdiği sürecin asıl olarak onu değiştirdiğini görmek mümkün.

Merhamet ve vicdan açısından baktığımızda, Rambo (Sofia Buenaventura) anahtar bir karakter. Hatta Rambo'nun filmin gizli ana karakteri olduğu dahi söylenebilir... Rambo'nun filmin bir noktasında “huzur verici çocuk sesleri”yle uyandığı, sonra anın keyfini çıkarmak istercesine tekrar yattığı sahneyi unutmamak gerek. Orada Monos'taki çocukların en basit, en insani konforları dahi hiç bilmeden yaşadıklarını hissediyorsunuz.
“Monos” harekete, gerilime pek ara vermeden ele aldığı temalar üzerine düşünmeyi başaran bir film... Senaryo kuşkusuz sağlam. Bir noktadan sonra herkesin hayatta kalma mücadelesi verdiği, karakterler arasında dengeli olarak dağılan bir hikâye akışı var... Ama “Monos”un bence asıl başarısı, görsel olarak tasarlanması ve çekim aşamasında yatıyor...
Sinemasıyla daha ilk anlardan itibaren, sizi içine alan etkili bir film.
Alejandro Landes, karakterleri kamerayla yakından takip ettiği planlar başta olmak üzere seyirciyi hemen saran güçlü bir gerçeklik duygusu inşa etmesini biliyor. Burada hem Landes'in mizansen duygusunun hem de oyunculuğun altını çizmek gerekli...
Genç oyuncuların hepsi neredeyse metamorfoz geçirmiş gibiler. Oynar gibi bir halleri yok, o karakterlere dönüşmüş gibi duruyorlar karşımızda. Hepsi tek tek çok iyi. Doctora'da Julianne Nicholson'ın performansı da etkileyici...
Landes, sık sık başvurduğu yakın planlar ve mizanseni içeriden takip ettiği hareketli kamera kullanımı hariç, film boyunca resimsel anlamı güçlendiren birçok genel plan kullanıyor. İki kızın Doctora'nın saçını taradıkları sahne mesela...  Gençleri ıssız doğa içinde gösterdiği çekimler de çok iyi... Özellikle ilk bölümdeki dumanlı dağ görüntüleri, gençlerin uygarlıktan izole edilmiş hallerini etkili şekilde vurguluyor.

“Monos” dağları, ormanın tekinsiz kuytulukları ve coşkun akan ırmağıyla tümüyle doğayı mekân seçmiş bir film... Landes, görüntü yönetmeni Jasper Wolf ile birlikte sert kontrastlı, koyu renkleri öne çıkaran gerçekçi bir renk paleti seçmiş. Bütün sinematografinin üstüne inşa edildiği görsel konsept,  doğanın bize huzur vermemesi ve gerilim duygusunu daha da artırması...
Açık havada, doğanın içinde geçen bir filmin huzur vermemesinde kuşkusuz ses bandının çok büyük payı var. Burada “Under the Skin”den tanıdığımız Mica Levi'nin müziğini anmamız gerekiyor... Müzik çalışmasıyla birlikte tüm bir ses bandının  en az görsel atmosfer kadar filme hizmet ettiğini söylemek gerek.
Kolombiya'nın En İyi Uluslararası Film dalında Oscar adayı olan “Monos” ele aldığı meselenin çıkmazlarını yüzümüze vuran, yer yer asap bozucu bir film... Seyrederken keyif almak belki mümkün değil ama sineması o kadar sağlam ve iyi işliyor ki etki alanından çıkmanız kolay olmuyor.  
7/10

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!