En iyi animasyon kategorisinde Oscar'a aday olan Fransız yapımı, Jérémy Clapin'in yönettiği “Bedenimi Kaybettim” (J'ai perdu mon corps), ait olduğu bedeni arayan kopuk bir elin hikâyesini anlatıyor...
Bazı filmler baştan sona duyusal ve duygusal deneyimlerdir... İlk sahnelerden itibaren sizi alıp götürürler... Seyrederken neyi, niye beğendiğinizi pek düşünmeden kendinizi akışa kaptırır gidersiniz.
“Bedenimi Kaybettim” benim için tam da böyle bir deneyimdi... Resimler, kurgunun ritmi, müzik ve ses, bir nehir gibi akıp gidiyordu adeta... Asıl önemlisi, her şey hikâye anlatımına hizmet ediyordu...
Salondan çıktığımda bende kalan temel duygu melankoliydi. Ama kendine acımayı tetikleyen bir hüzün değildi bu... Tam aksine, hayatımızı kilitleyen acılara, travmalara ve yalnızlığa karşı mücadele etmeyi savunan bir filmdi...
“Bedenimi Kaybettim” sıra dışı bir elin ve o elden ilham alan bir gencin hikâyesi...

1990'lı yılların başlarında seyrettiğimiz Addams Ailesi filmlerinde bedeninden ayrı dolaşan bir el vardır. Beş parmağın üzerinde hızla hareket eden gizemli ve tekinsiz bir varlıktır... Aile arasında “Şey” derler ona... Ürkütücü olabildiği bazı anlar olsa da genellikle komik ve eğlencelidir. Bedensiz olmaktan şikâyeti yok gibi görünür ve bağımsızlığından hoşnuttur.
“Bedenimi Kaybettim”deki el ise ait olduğu bedenden kopmuş olmanın acısını yaşıyor... Ayrı düştüğü bedenine kavuşma özlemi, Paris sokaklarında zorlu bir yolculuğa dönüşüyor. Ama film, sadece bu yolculuktan ibaret değil. Elin sahibi genç Naoufel'in hatıraları da akıp gidiyor gözlerimizin önünden...
Tuhaf olan, bazen bir elin hatırladıklarını seyreder gibi olmamız... Öyle ki, filmin iki ana karakteri var: Naoufel (Hakim Faris) ve eli...
Peki, bir elin hafızası olabilir mi? Semantik açıdan anlamsız gelebilir ama el dokunma duyumuzun baş aktörlerinden biriyse neden olmasın ki? En azından, mecazi olarak...
Sonuçta, hafızamız sadece görüntüler, sesler ve kokulardan oluşmuyor... Dokunduklarımızı da hatırlıyoruz. Hayatı dokunarak hissediyor, yeri geldiğinde dokunarak iletişim kuruyor ve dokunarak seviyoruz...
Naoufel'in eli, film boyunca geçmiş deneyimlerini hatırlarken bizi de elimizle ve dokunma duyumuzla farklı bir ilişkiye sürüklüyor.

Ama filmin asıl meselesi, elin bedene kavuşma arzusuyla ilgili...
Bize ait bir parçanın, bizden ayrı kalmaya ve unutulmaya karşı verdiği bir mücadele bu...
Naoufel'in eli, soğuk bir devlet dairesinin bir köşesinde naylon poşetin içinde unutulmak istemiyor. Kurumsallaştırılmaya, kategorize edilip bir dolabın içine konmaya karşı koyuyor.
Naoufel'in yalnızlığıyla elin yalnızlığı arasında kuşkusuz derin bir bağ var...
Bedenini arayan el, Naoufel'in parçalanmış, dağılıp gitmiş hayatını yeniden toparlamaya yönelik güçlü bir arzuyu temsil ediyor...
El, Paris sokaklarında imkânsızın peşinde koşuyor. Naoufel de  bu gözüpek, inatçı ve ısrarcı arayıştan ilham alıyor.
Bedenini arayan eli seyrederken, belki de Naoufel'in rüyasındayız... Seyrettiğimiz her şey, Naoufel'in bilinçdışındaki yaşama yeniden bağlanma arzusunun bir yansımasından ibaret belki...
El nasıl bedenini arıyorsa genç Naoufel de Paris sokaklarında bağlanacağı birini, parçası olacağı bir hayatı aramıyor mu?
Naoufel yaşadığı evde, Rauf'la paylaştığı odada ve çalıştığı işte mutlu değil. Kendini hiçbir yere ait hissetmiyor... Kendine ruhsal bir ev arıyor.
“Ruhsal ev” arayışı hiç kuşkusuz seveceği birini bulma hayaliyle de ilgili...
O hayali bence filmin en güzel sahnesinde bir “ses” olarak buluyor önce... Tıpkı filmin “kahramanı” el gibi, bedeninden kopuk bir ses o da... Motosikletli pizza dağıtıcısı olarak çalıştığı yağmurlu bir akşam duyuyor o sesi... Biraz soğuk, gergin ama duyarlı, sıra dışı bir kadının sesi bu...
Naoufel'in elini kaybetmeden çok önce, o sesin peşine düştüğünü unutmayalım. O ses, kütüphanede çalışan bir genç kıza, Gabrielle'e (Victoire Du Bois) ait...
El için ait olduğu beden neyse, Gabrielle de Naoufel için aynı anlama geliyor...
Naoufel, Gabrielle'e ulaşmak istiyor... Ama hiçbir şey kolay değil... Özellikle, suçluluk duygusuyla yaşayan bir insan için...  Sadece Naoufel değil, filmdeki karakterlerin çoğu yalnız ve acılı insanlar...

Aslında bütün hikâye, tutunmak ya da tutunmamak üzerine... Çünkü Naoufel gibi insanlar için mutlu ya da mutsuz sonlardan ziyade asıl önemli olan, yaşama ve mücadele etme arzusu... Ya bedenini arayan elden ilham alıp kendine acımayı bırakacak, yoluna devam edecek ya da teslim olacak...
İşte tam da bu yüzden “Bedenimi Kaybettim” hem yalnızlık ve melankoli hem de pes etmemek üzerine bir film...
Yönetmen Jérémy Clapin, ilk uzun filminde bazen pastel, bazense kuru boya tonlarını hatırlatan bir renk paletiyle geliyor karşımıza. Animasyonun sınırsız imkânlarını daha çok Naoufel'in zihnindeki anları birleştiren kurgu oyunlarında kullanıyor. Zamanlar arasında gidip gelen kurgu, filmin en etkileyici yanlarından biri... Onun dışında, kadraj ve kamera hareketleri açısından klasik film gramerinden pek saptığı söylenemez...  Dan Levy'nin elektronik tınılı müziği filme çok şey katıyor ama hikâyenin önüne geçmiyor...
Film, “Amelie”nin senaryosundan hatırladığımız Guillaume Laurant'ın romanından Jérémy Clapin ve Guillaume Laurant tarafından uyarlanmış sinemaya.
Cannes'da seçildiği Eleştirmenler Haftası'nda Jüri Büyük Ödülü'nü kazanan “Bedenimi Kaybettim”, sınırlı sayıda ülkede gösterime giriyor. Çoğu ülkede sadece internetten izlenebileceğini düşünürsek şanslı olduğumuzu söyleyebiliriz. Animasyon kategorisindeki tüm adayları henüz seyretmediğim için Oscar şansıyla ilgili konuşmam doğru olmaz ama sonuçta gerçekten iyi bir film...
7.5/10

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!