Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, psikiyatride çığır açan klinik yöntemlerin öncüsü olmanın yanı sıra 20. Yüzyıl’ın düşünce hayatına damgasını vuran isimlerden biri…

Onun adını taşıyan bir dizi, akla hemen biyografik dram türünü getirebilir. Ama Stefan Brunner, Benjamin Hessler ve Marvin Kren’in yazdığı ‘Freud’, gerilim ağırlıklı bir suç dizisi…

Avusturya–Almanya ortak yapımı 8 bölümlük dizi, Freud gibi tarihe geçmiş bir kişiliği alıp, onu kurmaca bir öykünün ana karakteri haline getiriyor.

Her ne kadar gerçeklikle ilgisi olmayan bir hikâye izlesek de dizinin konsepti, Freud’un gerçek kişiliği ve dünyayı değiştiren fikirleri üzerinden şekilleniyor. 

Popüler kültürde alıştığımız yaygın imgesinin aksine genç bir Freud var karşımızda… Yıllar sonra üniversitelerde ders olarak okutulacak fikirlerinin yeni yeni geliştiği bir dönemdeyiz… Kaldı ki, bazı sahnelerde gelecekte geliştireceği düşüncelerin zihninde nasıl filiz verdiğine tanık oluyoruz. Dizide gördüğümüz Freud, gerçek hayatta yaşadıklarından çok da kopuk bir karakter değil.

1886 yılında Viyana’dayız... Genç Freud (Robert Finster) bir devlet hastanesinde çalışıyor, kirasını ödemekte zorlanıyor ve Martha Bernays (Mercedes Müller) ile evlenme planları yapıyor. Ansiklopedilerdeki hayat hikâyesine baktığımızda, özel hekim olarak kariyer yapmadan önce 1882-1886 yılları arasında benzer bir deneyimi olduğunu görmek mümkün... Freud’un yanında çalıştığı ve anlaşmazlık yaşadığı Profesör Theodore Meynert (Rainer Bock) de gerçek bir karakter… Kokain alışkanlığı ve mesleğindeki ilk yıllarında hipnozu bir tedavi yöntemi olarak kullanmak istemesi, Freud’la ilgili bildiğimiz diğer gerçekler… Ve en önemlisi, Freud dizide vurgulandığı gibi özellikle psikiyatrik tanı ve tedavi konusunda, döneminin çok ilerisinde fikirlere sahip bir doktor... Ama o yıllarda ona ve fikirlerine değer veren kimse yok. Yahudi olmasının da akademik hayatının önünde engel olduğunu görüyoruz.

Dizi, birçok karakterin dahil olduğu, daldan dala atlayan ama dördüncü bölümden sonra her şeyi derli toplu şekilde birleştiren bir hikâye örgüsüne sahip… Freud her şeyin ‘merkez’indeki karakter…

‘Merkez’in çevresinde cinayet soruşturmaları, savaş yıllarına kadar giden husumetler, Avusturya–Macaristan arasında kökü geçmişe uzanan siyasi meseleler var… Bir takım doğa üstü güçlerden ve varlıklardan söz etmek de mümkün. Ama genç Freud, çevresinde olup biten her şeyi bilimin sınırları içinde kalarak açıklamak istiyor. Diziyi çekici ve heyecan verici kılan yanlardan biri, doğa üstü güçlerle insanın bilinçdışı arasında kurulan bağ… Kaldı ki, dizinin en güçlü alt metni, kontrol edilemeyen içgüdülerin yarattığı vahşet… Doktor Freud’un, bütün dizi boyunca bu içgüdüsel vahşeti tedavi etmeye çalıştığı söylenebilir.

Freud’un amacı, arzusu hep aynı… Çevresindeki sorunlu insanları tedavi etmek ve kendini kanıtlamak... Aslında hikâyenin her noktasında her şeyi bırakıp gidebilir. Çünkü Fleur (Ella Rumpf) adlı genç kıza duyduğu özel ilgiyi bir yana bırakırsak, kendini birinci elden ilgilendiren hiçbir meselesi yok… Freud’u olaylara çeken tümüyle meslek aşkı, kendini geliştirme isteği… Bir kadın cinayetiyle başlayan süreçte olup biten her şey ve karşılaştığı insanlar Freud’un ilgi alanına giriyor… Sözgelimi, Fleur ve Sophia von Szápáry (Anja Kling), hipnoz tekniklerinde çok iyiler… O da hastalarını hipnoz altına almak ve bilinçdışıyla irtibat kurmak istiyor. Hipnozun silah ya da tedavi biçimi olarak iki farklı yöntemle kullanılması, hikâyeyi şekillendiren ana motiflerden biri…

Fleur ve polis müfettişi Alfred Kiss başta olmak üzere Freud’un karşısına çıkan karakterlerin çoğu, travma etkisinde kalmış, tedaviye ihtiyaç duyan kişiler. Freud ise travmanın bireyde yarattığı baskılama sürecini anlamak için yanıp tutuşuyor.

Freud, histeri, nevroz gibi tüm psikiyatrik hastalıkların kökeninde bilinçdışı olduğunu savunuyor ve Profesör Meynert’in işkenceden farksız tedavi yöntemlerine karşı çıkıyor. Dizi boyunca çevresindeki karakterleri analiz ettikçe fikirlerinin doğrulandığını görüyor ama meslektaşlarından destek bulamıyor.

Filmdeki diğer karakterler intikam, onur ve özgürlük peşinde… Freud ise açıkçası kendini kanıtlama derdinde… Tam da burada, Freud’un dizinin ilk sahnesinde kendini hastanedeki diğer doktorlara kabul ettirmek için düzmece bir hipnoz seansı düzenlediğini hatırlatalım. Öte yandan, dizinin birçok sahnesinde tam bir kahraman gibi hareket ediyor.

Genç Freud’u, görüşlerini ateşli şekilde savunan inatçı, enerjik, isyankâr bir dizi kahramanı haline getirmek kuşkusuz bir klişe… Ama bu durumun beni rahatsız ettiğini söyleyemem. Guy Ritchie’nin Sherlock Holmes’u hiperaktif bir aksiyon kahramanı haline getirmesini sevmiştim… Marx ile Engels’i iki genç olarak karşıma çıkaran ‘Genç Karl Marx’ı (Le jeune Karl Marx) da sevdim. Bu açıdan bakıldığında, ‘Freud’un ilgiye değer olduğu kesin… Ama ‘babayı öldürme’ motifi ve birkaç rüya sahnesi dışında Freud’un psikanaliz yöntemlerini hikâyesiyle bütünleştirme konusunda çok iddialı bir dizi olduğunu söyleyemem. Freud hayranları ve konunun uzmanları için açıkçası biraz hafif ve sığ kaçabilir… ‘Mindhunter’ ve ‘Fargo’ gibi çok sevdiğim çağdaş polisiye dizilerin yanında ‘Freud’un adını taşıdığı kişinin ağırlığını taşıyan bir dizi olduğunu söylemem kolay değil… Yine de ‘Freud’u baştan sona ilgiyle seyrettiğim kesin.

Dizinin en çok sevdiğim yanlarından biri, 1880’lerin Viyana’sındaki sosyal huzursuzluğu yansıtması oldu. Bu huzursuzluğun içinde ırkçılık da var ve Avrupa’nın önü alınamaz bir şekilde sosyal felaket niteliğindeki iki büyük savaşa doğru ilerlediğini hissediyoruz. O yılların Avrupa’sındaki etnik düşmanlıkların günümüzün Ortadoğu’sunu hatırlatacak kadar keskin olduğunu görüyoruz… Freud, sekizinci ve son bölümde İmparator’la yaptığı bir konuşma sırasında hipnoz, telkin gibi yöntemlerin yakın gelecekte kitleleri etkilemede kullanılacağını söylerken, dizinin yazarları belli ki yaklaşan Hitler faşizmini ima ediyorlar… 

Doktorlar, bir sahnede nevroz ve histerinin Avrupa’da giderek arttığını söylüyorlar. Gerçekten de o yıllarda bütün Avrupa’nın sosyal anlamda hasta olduğunu söylemek mümkün. Kaldı ki, dizide sağlıklı, aklı selim bir karakter bulmak zor. Şehirdeki askerlerin yarısının yüzündeki kılıç izlerini unutmayalım. Savaşmaya alışmış erkeklerin eğlence anlayışı bu… 

Özetle, Viyana dizi boyunca ruhen hasta bir şehir olarak tasvir ediliyor ve bir sahnede yine gerçek bir karakter olan Doktor Joseph Breuer’in (Merab Ninidze) söylediği gibi Freud’un ruhsal durumu da aslında pek parlak değil…

Yeri gelmişken polis müfettişi Alfred Kiss (Georg Friedrich), Fleur ve Macar soylusu Sophia’nın en az Freud kadar ilgiye değer karakterler olduğunu belirtelim. Freud dışında hepsinin ortak özelliği savaş travmalarının üstesinden gelememiş olmaları… Dizideki diğer asker karakterleri de dahil ettiğimizde şehri ele geçiren kötülüğün kaynağında, hep savaş günahları ve ırkçılık yatıyor. Dizideki şiddet ve vahşet, şehrin bilinçdışının bir yansıması gibi…

Tam da burada, Freud’un oturduğu binadan söz edelim. 1881’de 620 kişinin ölümüne ve çok kişinin yaralanmasına yol açan, Ring Tiyatrosu yangınının yaşandığı bina burası… Tarihe geçen bu korkunç yangın, müzik ve operayla yaşayan Viyana şehri için travma niteliği taşıyor. Freud’un oturduğu bina, bu travmanın simgesi… Yan daire, Viyana’nın bilinçdışına açılan bir dehliz gibi…

Dizinin bütün ruhu, Viyana’nın içine gömüldüğü bu karanlıkta gizli... Güneşi göremediğimiz, kara bulutların gökyüzünü kapladığı sisli puslu bir şehir olarak resmediliyor Viyana… Burada, Markus Nestroy imzalı görüntü yönetimini anmak gerek.  2010 yapımı ‘Rammbock’ filmiyle tanınan Avusturyalı yönetmen Marvin Kren, 1880’li yılların Viyana’sını karanlık, tekinsiz ve marazi bir imgeler dizisine çevirmekte başarılı. Bazı sahnelerde geniş açılar kullanan Kren, ağırlıklı olarak hareketli kamerayı tercih ediyor. Özellikle Fleur karakterinin yakın planlarındaki netlik dışı çekimleri dikkat çekici... Fleur, doğa üstü güçlerle bilinçdışı arasında gidip gelen ikili yapıyı simgeleyen bir karakter…

Freud ile Fleur arasındaki metafizik bağ, bir metafor... Freud’un bir bilim insanı olmasına rağmen Fleur’ün doğa üstü vizyonlarına sonuna kadar inanması, gözlerden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı… Fleur tıpkı hipnoz gibi… Ya Avrupa’nın şifası olacak ya da mahvoluşu… Fleur’e, Avrupa’nın kaybettiği masumiyetin simgesi olarak bakmak mümkün...

‘Freud’, polisiyeden ziyade birçok sahnesi itibarıyla korku-gerilime meyleden bir dizi… Çok sert, fazla kanlı ve mide bulandırıcı sahneleri nedeniyle çocuklarınızla seyretmemeniz gerekiyor… Seyrederseniz, özellikle yakın dövüş sahnelerinde Güney Kore filmlerini aratmayacak kadar vahşi sahneler bekliyor sizi…

Dizide kendi adıma korku gerilim ve şiddet sahnelerinden etkilendiğimi söyleyemem. Buna karşılık travmaları açığa çıkaran tüm rüya sahnelerini beğendim. İyi yazılmış ve iyi çekilmiş sahnelerdi bunlar…. Çoğunlukla karakterlerin rüyalarında geçen yedinci bölüm ise şüphesiz favori epizodum oldu.

Netflix kütüphanesine geçtiğimiz günlerde eklenen ‘Freud’, polisiye ve gerilim sevenlere önerebileceğim bir dizi…

7/10 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!