Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

‘The Last Days of American Crime’, son günlerde ‘Netflix menüsü’nün en popüler filmlerinden biri… Buna karşılık, son dönemde Netflix’te gösterime giren filmler arasında ‘The Last Days of American Crime’ kadar, ağır eleştirilerin hedefi olmuş bir film bulmak zor…

Özellikle ABD’de, filmin zamanlamasına tepki duyanlar var. George Floyd olayının ardından protestoların sürdüğü günlerde, bazı sahnelerinde polis şiddetine yer veren bir filmin yayınlanması rahatsız edici bulunuyor.

‘The Last Days of American Crime’ polis şiddetini onaylayan bir film değil… Ama genel olarak şiddete karşı olduğuna dair bir işaret de yok. Asıl önemlisi, polis şiddeti dahil, ele aldığı ‘hükümet ve suç ilişkisi’, ‘baskıcı devlet’, ‘sosyal kaos’ gibi konularda kayda değer fikirler geliştirdiği söylenemez.

ABD’nin sıcak gündemiyle ilgili başka bir paralellik de hükümete karşı yapılan sokak protestoları… Filmdeki hayali ABD hükümeti, polis gücüyle suça engel olamayınca ileri teknoloji desteğiyle sorunu çözme aşamasına geliyor. Beyinleri kontrol eden bir sinyalle herkesi denetim altına almayı planlıyor. Ülke, projeyi onaylayan ve onaylamayanlar nedeniyle ikiye bölünüyor. Bu arada, birçok kişi de özgür bir ülke olarak tanımlanan Kanada’ya kaçmaya çalışıyor… Ama bunlar filmin politik ve sosyal alt metinleri konusunda sizi umutlandırmasın. İşin toplumsal yanı pek ele alınmıyor.

Asıl amaç, sokaklarda kaosun egemen olduğu distopik bir yakın gelecek atmosferi oluşturmak ve filmin 3 ana karakterini bu düzensizlik, şiddet ortamında bir maceranın içine yerleştirmek….

‘O macera ne?’ derseniz, beyinleri kontrol eden hükümet sinyali devreye girmeden önce yapılacak büyük bir soygun olduğunu söyleyebilirim. Ama sakın öyle ince ince planların yapıldığı, sürprizler ve şaşırtmacalarla dolu bir soygun filmi hayal etmeyin. Yoksa tam bir hayal kırıklığı yaşarsınız…

Sonuçta soygun dahil düz bir film bekliyor sizi. Gerçi üç ana karakter arasında bir güven problemi var. Ama sonuçta, tahmin etmekte zorlanacağınız hiçbir şey olup bitmiyor. ‘Yalnız ve hüzünlü kovboy’ Graham Bricke (Édgar Ramírez), becerikli hacker Shelby Dupree (Anna Brewster) ve suç filmlerindeki dengesiz karakterlere özeniyormuş izlenimi veren geveze Kevin Cash (Michael Pitt) arasındaki aşk üçgeni ve ‘Kim, kime ihanet edecek?’ denklemi, beklentilerinize uygun şekilde gelişiyor…

Aslında Kevin ile babası arasındaki sahne dışında şaşırtıcı olan çok fazla şey yok filmde. O sahnenin de bize abartılı bir şok yaşatmak ve gerilimi yükseltmekten başka bir işlevi olduğunu düşünmüyorum. Diyaloglar ve dramatik sahnelerle gerilim kuramayan filmlerde sıkça görülür bu tür sahneler…

Karakterler de açıkçası düz ve derinlikten yoksunlar. Édgar Ramírez’in canlandırdığı, suç dünyasından gelen Bricke, her şeyini kaybetse de doğru olanı yapmaktan vazgeçmeyen, sonuna kadar yanında duracağımız klişe bir aksiyon kahramanı… Michael Pitt’in ilgiye değer kılabilmek için elinden geleni yaptığı Kevin Cash ise güvenilirlik ile güvenilmezlik arasında gidip gelen sorunlu biri olmanın ötesine pek geçemiyor. Shelby’nin de iyi yazılan bir karakter olduğunu söylemek imkânsız. Aslına bakarsanız, karakterlerle güçlü duygusal bağlar kuramıyoruz. Daha çok olaylar nereye varacak diye izliyoruz filmi…

Yan öyküler ve yan karakterlerin de filme bir yararı olduğunu düşünmüyorum. Mesela Sharlto Copley’nin canlandırdığı polis karakterinin ‘Acaba dramatik işlevi ne olacak?’ diye kafa karıştırmaktan başka filme kattığı çok anlamlı bir şey yok. Zorlarsanız elbette bir şeyler bulursunuz ama son tahlilde iyi geliştirilemediği açık…

Birkaç araç takibi sahnesini bir yana bırakırsanız ‘The Last Days of American Crime’ın aksiyon yanının güçlü tutulduğu söylenemez. Mebzul miktarda silahlı çatışmayı, patlamayı, yumruk, şiddet ve kanı aksiyon olarak kabul edenlere ise itirazım yok.

Gerilim sahnelerinin heyecan verici olduğunu iddia etmek de kolay değil. Daha ilk sahnelerden itibaren film, klişelerle öylesine kol kola ilerliyor ki hangi gerilim sahnelerinin ‘sürpriz son dakika golü’yle sona ereceğini tahmin etmekte pek zorlanmıyorsunuz.

En zor durumda dahi ‘cool’luğunu kaybetmeden espriler yapmasını bilen kahramanı; gereksiz zulmü seven, psikopat ve geveze kötü adamlarıyla çok tanıdık bir suç filmi bekliyor sizi…

Belki biraz mizah ve ucuz B tipi film estetiği bu öyküyü daha eğlenceli kılabilirdi. Ne var ki, ‘Taşıyıcı 3’ (Transporter 3 – 2008), ‘Takip: İstanbul’ (Taken 2 - 2012), ‘Takip 3: Son Karşılaşma’ (Taken 3 - 2014) gibi aksiyon filmlerinden tanıdığımız Fransız yönetmen Olivier Megaton, tam aksi yönde hareket etmiş. Öykünün tonunu daha karanlık, karamsar, trajik ve kederli bir hale getirmek için uğraşmış. Biçimsel olarak ise şık, havalı distopik bir suç filmi haline getirmek için elinden geleni yapmış. Sonuçta, nadiren sabitlenen hareketli kamerası, stilistik aydınlatmayı öne çıkaran görüntü çalışması ve sahnelerin yapısına göre şekillenen montaj anlayışıyla ‘iyi çekilmiş’ duygusu veren bir film yapmayı başarmış ama içine ruh katamamış… Gerçi, o öykü ve senaryoyla bu filme bir ruh katmak da açıkçası kolay değil.

Karl Gajdusek’in, Rick Remender ve Greg Tocchini’nin 2009’da yayınlanan bir resimli romanından sinemaya uyarladığı ‘The Last Days of American Crime’ı, son dönemde ABD’de yaşananlar üzerinden okumanın pek anlamı olduğunu sanmıyorum. İsteyen deneyebilir hiç kuşkusuz; ama bu filmdeki suçlular ve yasayı temsil edenlerin, günümüz ABD’sindeki can yakıcı ırkçılık sorunlarını yansıtmaktan ziyade soyut bir hayal dünyasından geldiklerini düşünüyorum.

Her şey bir yana, filmin beni en çok rahatsız eden yanı 2 saat 28 dakikalık süresi oldu. Bir yerden sonra, soygun kısmına neden bir türlü geçemediğimizi anlamak giderek zorlaşıyor…

3.5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00