Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ne zaman ne yapacağını tahmin edemeyeceğiniz yönetmenler vardır. Fransız yönetmen Olivier Assayas onlardan biri… Filmografisine şöyle bir göz atmanız dahi ilgi alanlarının genişliği hakkında fikir verebilir.

Tüm filmografisine hâkim olmasam da seyrettiğim filmleri itibarıyla üslubu ve vazgeçmediği temalarıyla öne çıkan bir yönetmen olmadığını söyleyebilirim. Mutlaka ortak noktaları vardır filmlerinin… Derinlere daldığınızda, özellikle karakterlerin ruhsal serüvenleri ve filmleri yöneten düşünceler arasında ilk bakışta görünmeyen bağlar bulmanız mümkündür… Sözgelimi, ‘Ve Perde’ (Clouds of Sils Maria) ve ‘Hayalet Hikâyesi’nin (Personsal Shopper) tür, hikâye, yapı olarak birbirlerine benzediğini iddia etmek pek kolay olmasa da aynı yönetmenin elinden çıkmış olmaları şaşırtıcı değildir. En azından bir ruh birliği sezilir.

Usta yönetmen Assayas’ın, Fernando Morais'in ‘The Last Soldiers of the Cold War’ adlı kitabından uyarladığı ‘Wasp Network’ ise açıkçası bu ‘ruh birliği’nden izler taşımıyor…

Film, 1990’lı yıllarda Küba–ABD hattında geçiyor… Sürpriz gelişmelerin tadını kaçırmamak için ayrıntılarına girmek istemiyorum ama ‘Wasp Network’ün ilk yarısı itibarıyla Küba’dan ABD’ye kaçan ve orada Castro rejimi karşıtı organizasyonlar adına çalışmaya başlayan iki pilotun hikâyesini anlattığını söyleyebilirim…

İlk sahneleri itibarıyla film, Assayas’ın daha önceki işlerine benzemeyen Amerikan usulü bir gerçek hayat hikâyesi izlenimi veriyor. Daha iyi bir hayat peşinde koşarken çok zor seçimlerle yüz yüze gelecek Rene Gonzalez’in (Édgar Ramírez) öyküsünü seyredeceğimizi düşünüyoruz… Sahneler peş peşe geldikçe masum insanların para uğruna yavaş yavaş baştan çıkıp dejenere olduğu uyuşturucu karteli öyküleri ya da Martin Scorsese tarzı mafya hikâyelerini hatırlamak olası… Film bu şekilde ilerledikçe, Assayas’ın Amerikalıların uzman olduğu bir alt türe Avrupa bakışı getireceğini düşünerek hevesleniyoruz. ‘Hayalet Hikâyesi’nde tekinsiz ev ve hayalet öyküleri türüne getirdiği yenilikçi, farklı yorumu hatırlayan benim gibi seyirciler için beklenti daha da yükseliyor.

Sonra filmin ortalarına doğru, ‘4 yıl önce’ yazısının çıkmasıyla birlikte en başından beri farklı bir öykü seyrettiğimizi anlıyoruz. Ana karakter Rene Gonzalez’in amacı, öykünün yapısı, hatta neredeyse filmin türü bile değişiyor. Şaşırtmaca ilk bakışta hoş görünse de Assayas’ın bizi neden uzun süre yanlış yönlendirdiğini ve bunun filme yaptığı katkıyı anlamak zor.

Assayas’ın bakış açımızı değiştirerek politik yaklaşımımızı ve ana karakterle kurduğumuz duygusal bağı sorgulamamızı istediğini var sayabiliriz. Ama aklı başında düzgün bir seyircinin, Castro karşıtı bile olsa, turizmi baltalamaya yönelik terörist eylemleri desteklemesi zaten mümkün değil. İlk yarı boyunca Gonzalez’in ABD’de bir batağa saplanacağını düşünüyoruz hep… Dolayısıyla, seyircinin olaylara bakış açısı pek değişmiyor. Değişen sadece karakterin öyküdeki konumu oluyor.

Belli ki Assayas’ın filmi yapmaktaki temel hedeflerinden biri, ABD ve Kübalı muhaliflerin Castro’ya karşı yürüttüğü ‘kirli savaş’ı eleştirmek… Bu eleştiriyi yansız bir bakış açısıyla ve hakkıyla yaptığını düşünüyorum. Özellikle finali itibarıyla casusluk, terörizm ve terörle mücadelenin anlamı konusunda kafamızı karıştıran sorular sormayı, ABD’nin yaklaşımını eleştirmeyi başarıyor… ‘Hür Küba’ ideali için girişilen terör eylemlerini engellemenin nereye kadar suç olabileceğini sorguluyor ve ABD’nin başka ülkelerin iç işlerine karışmasının vardığı noktaları ortaya koyabiliyor. Öte yandan, Küba’nın yaşamak için çok zor bir ülke olduğunu gerçeğini saklamıyor; rejimin muhaliflere karşı uyguladığı sert politikaları pas geçmeyerek ucuz propagandaya girmiyor.

Assayas’ın ikinci hedefinin, bu kirli savaşın Kübalı pilot Rene Gonzalez ve ailesinin hayatı üzerinde yaptığı olumsuz etkileri gözlemlemek olduğu kesin… Ama film bence bu konuya hakkını vererek odaklanamıyor. Bir sahnede Olga Salanueva (Penélope Cruz), bütün hayatını değiştiren kararı nasıl alabildiğini soruyor eşi Rene Gonzalez’e… O sabah eşine hiçbir şey söylemeden evden çıkan Gonzalez’in kullandığı uçağı, ABD’ye indirme kararını alması, aslında bütün hikâyenin omurgasının kurulduğu an… Ama Assayas sırf şaşırtmaca yapmak adına Gonzalez’in geçmiş öyküsünü, motivasyonlarını derinlemesine ele alamıyor. O süreci geçmişe yönelik olarak hayal etmemizi istiyor…

Aslına bakarsanız, karakter hikâyeleri açısından Assayas’ın odaklandığı asıl meseleyi anlamak biraz zor… İlk yarısında, ‘hayatında doğru yolu bulmaya çalışan Gonzalez’in hikâyesi’ni anlatırmış gibi görünerek bizi yanlış yönlendirmesi yetmiyormuş gibi ikinci yarıda Juan Pablo Morque (Wagner Moura) ve Ana Magarita’nın (Ana de Armas) çarpıcı yan öyküsünü tümüyle devre dışı bırakıp Hernandez’i (Gael García Bernal) dahil ediyor filme. Juan ve Ana’nın öyküsü bir yere bağlanıyor belki ama Juan’ın motivasyonları, söylediği yalanların nedenleri ve ahlaki yaklaşımları hakkında fikir sahibi olamıyoruz. Özetle orada yarım kalmış, tadı çıkarılamamış bir öykü var.

İkinci yarıda ‘oyuna giren’ Hernandez’in de filme damgasını vuran bir karakter olduğu söylenemez… İlk yarıda gölgede kalan Olga’nın, hikâyeye ağırlığını koyması hiç kuşkusuz filmin lehine oluyor. Penélope Cruz’un yorumunun da katkısıyla Olga bir anda hikâyeyi derinleştiriyor, başından beri eksikliğini çektiğimiz duygusal ve insani bir boyut ekliyor filme… Buna karşılık, havaalanında gözyaşlarına boğulduğu sahne dışında ana karakter Gonzalez’in iç dünyasına yakınlaşabildiğimiz söylenemez. Juan Pablo karakteri için de aynısı geçerli…

Sonuçta, yürümeyen bir şeyler var bu filmde… Yan karakterlerin öyküleriyle en az 5 bölümlük dizi olacak malzemenin 2 saate sıkıştırılmasının hiç de iyi sonuç vermediğini düşünüyorum. Bunun yönetmenlik ve oyunculuklardan ziyade senaryonun yapısından kaynaklandığı aşikâr…

Kaldı ki, oyuncular filmin belki de en önemli artısı… Assayas, aksiyon ve macera filmi yönetmenlerinin uzmanlık alanına giren hava çekimleri dahil olmak üzere, teknik açıdan iyi iş çıkarıyor. Küba çekimlerinin filme çok şey kattığını söyleyebilirim. Miami ve Küba arasında geçen güneşli, ferah, canlı renklerle dolu bir film olan ‘Wasp Network’ inandırıcılık, gerçekçilik konusunda tökezlemeyen bir film. Ama senaryo tekniği açısından baktığınızda, yıllara yayılan bir hikâyeyi etkili şekilde anlattığını söylemek mümkün değil. Olga’nın ABD’ye ilk gelişindeki sahneler dışında geçip giden yılların duygusunu hissedemiyoruz.

Sonuç olarak, ‘Wasp Network’ Olivier Assayas’ın elinden çıkmış bir film gibi durmuyor… 1990’lı yıllarda yaşanan terörist eylemleri, Küba ile ABD’yi karşı karşıya getiren sıcak çatışmaları; Kübalı casuslar, FBI ve Castro’yu devirmeye çalışanlar arasındaki stratejik oyunları nesnel bakış açısıyla anlattığı kesin. Ama politik ve ahlaki çerçevesi doğru kurulmuş olsa da bittiğinde hikâyenin iyi anlatılamadığına dair bir izlenim bırakıyor.

‘Wasp Network’, dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapmış, Toronto ve Londra dahil bazı önemli festivalleri dolaştıktan sonra, pandemi öncesinde başta Fransa olmak üzere bazı ülkelerde gösterime girmişti. Şimdi Netflix’te seyretmeniz mümkün.

6/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!