Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İngiliz yönetmen Ken Loach, 1960’lı yıllarda televizyon için çektiği ilk filmlerden bu yana sosyal adaletsizlikleri anlatmaktan, ezilenlerin sesi olmaktan vazgeçmedi.

Ken Loach, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin temel ilkesine bağlı kaldı genelde... Kaçış ve eğlence sinemasından uzak durdu. Sıradan insanlara ve onların sorunlarına odaklandı.

2019 yapımı ‘Üzgünüz, Size Ulaşamadık’ın (Sorry We Missed You) senaryosu, Paul Laverty tarafından 2016 yapımı ‘Ben, Daniel Blake’ (I, Daniel Blake) gibi yine uzun bir saha araştırmasının ardından yazıldı.

Film, ‘gig economy’ diye adlandırılan neoliberalist uygulamaların alt orta sınıf İngiliz ailesi üzerindeki etkilerini konu alıyor. ‘Ben, Daniel Blake’te olduğu gibi film, karanlık çerçeve üzerine düşen bir diyalogla başlıyor… Belli ki Loach kısa süreliğine sadece duyduklarımıza odaklanmamızı istiyor. Ana karakterini bir süre karanlıkta tutarak dünya üzerinde onun gibi birçok kişinin bulunduğunun altını çiziyor.

Kargo şirketinin yöneticisi, yıllarca inşaat sektöründe çalışmış iki çocuk babası Ricky’ye (Kris Hitchen) ‘Burada bizim çalışanımız olmayacaksın. Artık kendi işinin patronusun’ diyor…

‘Kendi işinin patronu olmak’… Loach ve Laverty, ‘Üzgünüz, Size Ulaşamadık’ı sadece bu sloganın anlamsızlığını göstermek için çekmemişler. Kaldı ki, daha ilk anlardan, bırakın ‘kendi işinin patronu’ olmayı, sosyal haklara sahip kadrolu işçilere oranla çok daha zor bir çalışma hayatı olduğunu anlıyoruz Ricky’nin… Ama işsizlikten bunalmış Ricky, kazanacağı parayı hesap ederek kendisinden istenilen her şeyi harfiyen yerine getiriyor. Bir süre sonra tümüyle işverenlerin menfaatleri için düzenlenmiş ‘kusursuz bir sömürü düzeni’ne dahil olduğunu anlıyoruz. Evlere giderek çalışan hastabakıcı eşi Abbie’nin (Debbie Honeywood) de benzer bir sistemin içinde yine kadrosuz olarak çalıştığını görüyoruz.

Loach her ikisinin de iş düzenlerini, çalışma tempolarını ve karşılarına çıkan gündelik sorunları nerdeyse belgeselci titizliğiyle aktarıyor. Müşterinin lehine gelişen dijitalleşme, çalışanları zamana karşı yarışan kölelere dönüştürüyor. Kargo şirketleri arasındaki rekabetin bedelini Ricky gibi çalışanlar ödüyor. Film de öyle anlar var ki Ricky ve Abbie kelimenin gerçek anlamıyla çaresizlik içinde kalıyorlar. Böyle anlarda sistemin tümüyle işverenin yanında olduğunu, çalışanı hiç umursamadığına tanık oluyoruz

Her ikisi de İngiltere’de sağ kanat politikacılar arasında ve medyada destek gören ‘gig economy’nin içindeler. Kazandıkları paranın büyük bölümünün borçlarına gitmesi bir yana, en önemli sorunları nerdeyse nefes almaya zamanlarının olmaması… İşçi sınıfının büyük mücadeleler sonunda kazandığı günde 8 saat mesai hakkının tümüyle devre dışı kaldığı bir sistemin içindeler. Ücretli ya da ücretsiz hiçbir şekilde izin hakları yok. Hatta Ricky işe gelmediği günlerde yerine birini bulamazsa 100 pounda yakın ceza ödemek zorunda…

Özetle, dünyanın ekonomik açıdan güçlü ülkelerinden birinde bedeni ve ruhu tüketen çağdaş bir kölelik sisteminin içindeler. Bu koşullarda lisedeki sorunlu oğulları Seb (Rhys Stone) ve küçük kızları Liza’ya (Katie Proctor) doğru dürüst ebeveynlik yapmaları mümkün değil. Loach ve Laverty, öyküyü özelikle aile üzerinden geliştiriyorlar. Neoliberalist uygulamalar Ricky ve Abbie’ye geçinip gidecekleri, borçlarını ödeyecekleri bir para sağlıyor ama ebeveynliğin gereklerini yerine getiremiyorlar. Aynı sistem başta hastalık olmak üzere çıkan tüm sorunlarda çalışanı hep tek başına bırakmak ve borçlandırmak üzerine kurulu…

Ken Loach bir röportajında konuyla ilgili araştırma yaparken filmde anlatılandan daha trajik bir olaya rast geldiklerini ama geneli yakalayan bir hikâyede karar kıldıklarını belirtiyor. Ele aldığı meselenin öncelikle sosyal tarafına odaklanmayı tercih eden bir yönetmen için şaşırtıcı bir karar değil. Kaldı ki, filmi seyrettikten sonra doğru karar verdiğini anlıyorsunuz. Çünkü buradaki asıl trajedi, ‘kendi işinin patronu’ sisteminin uygulanması, hatta teşvik edilmesi…

84 yaşındaki Loach, sinemanın var olan neoliberalist ekonomik düzeni değiştiremeyeceğini kuşkusuz biliyor. Ama ‘Ben, Daniel Blake’te olduğu gibi çalışan sınıfların yasalar karşısında çaresiz kaldığı üzücü vakaları göstererek bir farkındalık yaratmak istiyor. 1960’ların İngiltere’sinde çektiği, BBC’de yayınlanan ‘Cathy Come Home’ adlı TV filmi, evsizlik sorununun çözümü için devletin bazı adımlar atmasını sağlamıştı. Şimdiki hedefi de aynı. Politikacıların çalışan sınıfın sorunlarına karşı daha duyarlı olması…

Ken Loach filmlerinin hedef odaklı siyasi yaklaşımı, beni hiçbir zaman rahatsız etmedi. Kökleri 1950’li yıllara kadar giden İngiliz işçi sınıfı filmleri geleneğinden beslenen, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’yle bağını hiç koparmamış bir sinemacı Loach... ‘Üzgünüz, Size Ulaşamıyoruz’, Ricky’nin kargo şirketinde çalışmak için borçla bir araç alması itibarıyla ‘Bisiklet Hırsızları’nı da akla getiriyor.

Sinema estetiği olarak süslerden, fazlalıklardan arınmış iddiasız bir film dili var Loach’un… Bir süre sonra film seyrettiğimizi unutuyor, karakterlerin hayatına dahil oluyoruz. Duygulandırmaktan çekinmiyor ama istismar sinemasına da asla sapmıyor. Sinema sanatı onun ellerinde herkesin yapabileceği kadar basit görünüyor. Ama o basitliğin altında benzersiz bir ustalık var. Ken Loach sineması her zaman güçlü ve dolaysız olmayı başarıyor.

İsmini kargo şirketlerinin alıcıyı evde bulamadığında kapıya astığı belgedeki yazıdan alan ‘Üzgünüz, Size Ulaşamıyoruz’u BeinConnect’te seyredebilirsiniz.

7.5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!