Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Sinema, pandeminin en derinden etkilediği ve sarstığı sektörlerden biri… Uzun süren karantina döneminden sonra birçok kişi haftalarca ‘dört duvar arasına’ mahkûm olmanın sıkıntısıyla tatil beldelerine gitmeyi göze aldı; AVM’lerde alışverişe çıktı ve yeniden açılan kafelere, restoranlara uğramayı ihmal etmedi… Ama insanların çoğu, psikolojik eşiği aşıp sinemaya gitmedi; evde ‘çevrimiçi’nde film seyretmeye devam etti.

‘Yeni normal’ döneminde çoğu sektör yaralarını sararken film endüstrisi endişeden bir türlü kurtulamadı. Çevrimiçi hizmet veren servisler, dijital platformlar ve televizyon kanallarının bütün bir film endüstrisini ayakta tutması mümkün değil. Çünkü sinema salonları üzerinden gelen bilet satış gelirleri, endüstrinin can damarlarından biri… O damardaki tıkanıklık çözülmedikçe anaakım sinema endüstrisinin kendini toparlaması kesinlikle mümkün değil.

Öte yandan, bağımsız sinemaya can suyu sağlayan film festivallerini de unutmamak gerek. Festivaller, dışardan bakıldığında filmlerin ve sinemacıların seyircilerle buluştuğu ortamlar olarak görünürler. Ama biraz daha içerden baktığınızda birçok festivalin, filmlerin tanıtıldığı, pazarlandığı ve bazen satış, dağıtım anlaşmalarının yapıldığı yerler olduğunu görebilirsiniz. Festivallerin, son 20 yıldır bağımsız sinemacıların yeni projelerine maddi kaynak aradıkları platformlar olarak öne çıktıklarını da unutmamak gerek… Özetle, anaakım dışında kalan sinemacıların, film festivallerinin olmadığı bir dünyada ayakta durması kolay değil.

Bu yıl fiilen gerçekleşmemesine karşın Cannes’ın Resmi Seçkisi’ni açıklamasına tam da bu noktadan bakmak gerek… Venedik, Toronto gibi büyük festivallerin, ‘erteleyip kurtulmak’ yerine inat ve kararlılıkla gerçekleştirilmesinin ardında da aynı mantık var. Sonuç olarak, festivaller bağımsız sinemanın can damarlarından biri…

Türkiye’ye baktığımızda da durum çok farklı değil. Çeşitli şehirlerde düzenlenen ve ulusal yarışmaya yer veren festivallerin çoğu, anaakım dışında kalan sinemacılar için büyük önem taşıyor. Yönetmen ve yapımcılar bir yana, festivallerin senaryo yazarları, oyuncular, kurgucular, görüntü ve sanat yönetmenleri için de emeklerinin değerlendirildiği, konuşulduğu yerler olduğunu unutmamak gerek…

Dolayısıyla, pandemi sürecinde gerçekleşen İstanbul, Ankara ve Adana film festivallerinin seyircilerden ziyade sinemacılar için düzenlendiğini söylemek mümkün.

Bu yıl 57. kez düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali’ni de bu dayanışmanın bir parçası olarak görmek gerekiyor. Önceki senelerle karşılaştırdığımızda hiç kuşkusuz etkinlikler çok daha sınırlı. Şenlikli, eğlenceli bir festival havasından söz etmek mümkün değil. ‘Yıldızların Altında’ adını taşıyan açık hava sinemalarında sosyal mesafe kurallarına uygun olarak düzenlenen film gösterimleri ve festival çadırındaki basın toplantıları dışında etkinliklerin tümü çevrimiçi olarak gerçekleştiriliyor. Konuk sayısı geçmiş yıllarla kıyaslanmayacak kadar az.

Antalya’da eski festivallerin havası, tadı yok belki ama değişmeyen tek bir şey var… O da yarışma heyecanı... Ulusal, uluslararası, belgesel ve kısa film yarışmaları aynen devam ediyor…

İki yıllık aradan sonra, Muhittin Böcek’in Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesiyle yeniden düzenlenen Ulusal Yarışma, kuşkusuz festivalin vitrini olmayı sürdürüyor.

Ulusal Yarışma filmleri Cam Piramit’in yanındaki ‘Yıldızların Altında 1’ adı verilen açık hava sinemasında 19.20 ve 22.00 saatlerinde gösteriliyor. Türkiye prömiyerini Antalya’da gerçekleştirecek 12 yeni filmi bir araya getiren ulusal yarışma, son yılların en iddialı seçkilerinden biri olmaya aday.

Ulusal yarışmanın ön seçicileri arasında yer alan biri olarak 2020 seçkisinin de yıl boyu adından söz ettirecek kayda değer iyi filmler içerdiğini düşünüyorum. İlk 3 günde seyirciyle buluşan filmlerle ilgili kısa notlarım ise şöyle:

‘Gölgeler İçinde’
‘Gölgeler İçinde’

İlk filmi Altın Portakallı ‘Zerre’ ile tanıdığımız Erdem Tepegöz’ün yönettiği ‘Gölgeler İçinde’, sinemamızda çok da alışık olmadığımız türde distopik bir atmosfer filmi… Gürcistan’da bir maden kasabasında çekilen film, kafkaesk bir hikâye aracılığıyla iktidarı, itaatsizlik kavramını ve sınıf bilincini sorguluyor. Film ilerledikçe sistem eleştirisi netleşiyor; öykünün geçtiği maden ocağının ve oradaki iktidar - emek ilişkilerinin bir modern dünya alegorisi olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. ‘Zerre’de kamerasıyla günübirlikçi bir tekstil işçisinin peşine düşen Tepegöz, bu kez çok farklı bir filmle yine bir emekçi hikâyesi anlatıyor.

‘Kumbara’
‘Kumbara’

Ferit Karol’un ilk uzun metrajlı filmi ‘Kumbara’ ise anaakım yerli sinemanın özenle uzak durduğu gerçekçi bir orta sınıf öyküsüyle geliyor karşımıza. Film, Murat Kılıç’ın canlandırdığı 38 yaşındaki aile babası Orhan’ın yaşadığı maddi krizler üzerinden ilerliyor. Saflığı ve iyi niyeti nedeniyle arkadaşı tarafından kandırılan Orhan, yaşadığı parasal sorunları çözmek için elinden geleni yaparken ister istemez bir değişime uğruyor... Çoğu kişi gibi o da inandığı ahlaki değerlerle hayatın dayattığı kararlar arasında kalıyor. Öyküsü, işlevsel anlatımı ve Murat Kılıç’ın filme büyük katkı veren oyunculuğuyla sevdiğim, önemsediğim bir film oldu ‘Kumbara’…

‘Ölü Ekmeği’
‘Ölü Ekmeği’

Reis Çelik’in ‘Ölü Ekmeği’ni de sahip olduğu mizah duygusu ve folklorik anlamıyla sevdim. Önceki filmlerinde anlattığı Anadolu öykülerine yeni bir halka ekleyen Çelik, bu kez âşıklık geleneğinden yola çıkıyor. Çelik, âşıklara masumiyetini henüz kaybetmemiş bir çağın temsilcileri olarak bakıyor… Anlattığı aşk hikâyesi de aynı masumiyetin bir başka yüzü. Filmden önce ve sonra yaptığı konuşmaları da düşündüğümüzde Çelik’in filmi, internet çağında kaybolup gitmesinden korktuğu kültürel değerleri hatırlatmak için çektiği söylenebilir.

‘Dirlik Düzenlik’
‘Dirlik Düzenlik’

2014 tarihli ‘Toz Ruhu’ adlı ilk uzun filminden tanıdığımız Nesimi Yetik’in ‘Dirlik Düzenlik’i de özellikle iyi yazılmış karakterleri ve onları hakkını vererek yorumlayan oyuncu kadrosuyla akılda kalıcı bir film… ‘Dirlik Düzenlik’, Türk mahallesinde geçen Bergman usulü bir film tadı bıraktı bende. Kasvetli, ağır ve yer yer bunaltıcı belki ama insan ruhu üzerine kayda değer bir inceleme olduğu kesin.

‘Kar Kırmızı’
‘Kar Kırmızı’

Atalay Taşdiken’in ‘Kar Kırmızı’sına ise sürükleyici bir Anadolu westerni olarak bakmak mümkün. Taşrada geçen Türk usulü bir suç filmi de diyebiliriz. Son bölüme kadar ‘elini belli etmeyen’, sürprizini saklayan bir film… Taşdiken’in önceki filmlerine oranla hikâye anlatıcısı olarak öne çıktığını, üsluba daha çok önem verdiğini görüyoruz. Ne var ki, belki de her şeyi sona saklaması nedeniyle asıl hedefi olan erkeklik kültürü eleştirisini tam olarak yapamıyor; fazlasıyla eril bir film olarak kalıyor.

Son olarak, festivalin diğer bölümlerinde de nitelikli filmlerin yer aldığını ve her gün sadece iki seans olması nedeniyle birçok konuğun film seçmekte zorlandığını belirtelim. Daha önceki yıllarda nostaljik bir unsur olarak programlarda yer alan açık hava sinemalarının bütün festivale ev sahipliği yapması, Altın Portakal 2020’nin belki de en unutulmaz özelliği olacak.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00