Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Son aylarda, başlayıp üç dört bölümden ileri gidemediğim çok dizi oldu. ‘The Queen’s Gambit’ ise ilk bölümünden, hatta ilk sahnelerinden yakaladı beni…

Diziyi sevmemde satranca duyduğum ilginin kuşkusuz büyük payı var. ‘The Queen’s Gambit’, her şeyiyle bir ‘satranç güzellemesi’… Öte yandan, satrançla hiç ilgisi olmayanlara da hitap eden bir büyüme ve olgunlaşma hikâyesi anlatıyor. Yalnızlık, başkaları ve hayatla kurduğumuz ilişkiler üzerine hepimize bir şeyler söyleyen bir dizi bu…

Dizide kötüler yok. Kendi içimizde kendimize karşı verdiğimiz savaş var…

Genç Beth Harmon’ın dizide karşılaştığı ikilemle bence çoğu insan yüzleşmiştir. Ya hayata tutunabildiğin yerden bütün gücünle tutunursun ya da içindeki karanlığın esiri olursun… ‘The Queen’s Gambit’, hayata satrançla tutunmaya çalışan yetim bir kız çocuğunun hikâyesi...

Dizinin başarısında uyarlandığı romanın kuşkusuz büyük payı var. Dolayısıyla, yazıya Walter Stone Tevis’in adını anarak başlamak belki en doğrusu… Romanlarından uyarlanan ‘The Hustler’ (1961), ‘The Color of Money’ (1986), ‘The Man Who Fell to Earth’ (1976), bugün hâlâ unutulmayan ve sevilen filmler… İlk ikisi bilardocular, üçüncüsü ise bilimkurgu hayranlarının kült filmleri arasında yer alıyor. ‘The Queen’s Gambit’in de uzun vadede satranç severlerin kalbinde ayrı bir yer edineceğine eminim.

Özel yetenekleriyle hayata tutunmaya çalışan karakterleri yazmakta ustalaşmış Tevis’in 1983’de yayımlanan ‘The Queen’s Gambit’ adlı kitabı, sinemacıların hep ilgisini çeken bir romandı. Ama satranç filmlerinin gişelerde çok başarılı olmaması nedeniyle çoğu stüdyo uzak durdu. 1990’larda düşük bütçeli bir ‘art house’ uyarlaması için Michael Apted ve Bernardo Bertolucci gibi yönetmenlerle görüşüldü ama sonuç çıkmadı. İkibinli yıllarda Heath Ledger’in ilk yönetmenlik denemesi olarak filme uyarlanması planlandı, hatta başrol için Ellen Page ile anlaşıldı. Ne var ki, Ledger’ın vakitsiz ölümüyle proje bir kez daha rafa kalktı.

Netflix’in 7 bölümlük bir mini dizi haline getirdiği ‘The Queen’s Gambit’, ‘kreatör’ olarak Scott Frank, Scott Allan ve Allan Scott’un imzasını taşıyor. 7 bölümün de yönetmenliğini yapan ve dizinin yazarlarından Scott Frank, ‘Little Man Tate’, ‘Out of Sight’ ve ‘Logan’ gibi kalburüstü filmlerin senaryolarıyla tanınan bir isim… 2007 yapımı ‘Lookout’dan bu yana yönetmenlik de yapıyor.

‘The Queen’s Gambit’in iyi bir roman uyarlaması olduğuna hiç şüphem yok ama Scott Frank’in beni, öncelikle bir yönetmen olarak etkilediğini söylemem gerek… Görsel olarak inceden inceye düşünülüp tasarlanmış bir dizi var karşımızda. Scott Frank, görüntü yönetmeni Steven Meizler ile birlikte dizinin geçtiği tüm mekânlarda farklı renk paletleri yakalamaya özen göstermiş belli ki... Sözgelimi ana karakter Beth Harmon’un (Anya Taylor Joy) hayatına damga vuran yetimhanede daha koyu renkler egemen. Hademe Shaibel’dan (Bill Camp) satrancı öğrendiği bodrum katı loş, penceresiz, izbe bir yer ama yine de sıcak renk tonları göze çarpıyor. Beth’in öz annesiyle (Chloe Pirrie) yaşadıklarını hatırladığı geçmişe dönüş sahnelerinde ise renklerin öldüğü monokrom tonlar kullanılıyor.

Evlatlık olarak geldiği ev, 1950’li yıllar Amerikan orta sınıf hayatını yansıtan bir müzeyi hatırlatıyor. Evdeki renkler çok canlı, parlak ve sıcak olsa da Beth’in yeni annesi Alma’nın (Marielle Heller) yalnızlığını, mutsuzluğunu gizleyemiyor. İlerleyen bölümlerde evin renkleri ve ışığı da değişiyor. Beth’in devam ettiği lisedeki renkler de pek canlı değil. Lise, Beth’in yetimhaneden çıktıktan sonra bile kendini mutlu ve rahat hissedemediği aydınlık ama soğuk bir mekân olarak tasvir ediliyor.

Final bölümünde, Moskova’da maçların yapıldığı loş ve yüksek tavanlı dikey salonu dışarda bırakırsak, Beth’in ikinci bölümde katıldığı ilk eyalet turnuvasıyla birlikte film ferah, aydınlık mekânlara çıkmaya başlıyor. Çünkü satrancın 64 karelik dünyası, Beth’in ruhunun kurtuluşu anlamına geliyor. Renkler giderek daha sıcak ve yumuşak tonlara kavuşuyor. Ama Beth ilaç ve alkol bağımlılığına kapılıp içine döndükçe renk paletleri yeniden yetimhane yıllarını hatırlatıyor. Moskova’da turnuvanın yapıldığı salonla yetimhanenin yatakhanesi arasında kurulan bağ da önemli… Çünkü Beth, Moskova’daki turnuvada çocukluğunun soğuk gecelerine ya teslim olacak ya da kurtulacak…

‘The Queen’s Gambit’, kostümleri, eşyaları, aksesuarları, iç ve dış mekânlarıyla bizi 1950’lerin ortalarından 1960’ların ikinci yarısına kadar taşıyan mükemmel bir dönem filmi aynı zamanda. Tıpkı ‘Mindhunter’ gibi, keşke sinema salonunda seyredebilseydim dediğim dizilerden biri…

Yönetmen Scott Frank, bugüne kadar satranç üzerine yapılmış filmleri aratmayan, birbirinden iyi tasarlanıp uygulanmış oyun sahneleri çekmiş… Beth’in yetimhanenin tavanını, zihninin içinde büyük bir satranç tahtasına çevirdiği karanlık geceler, ‘The Queen’s Gambit’in en unutulmaz görsel imgelerinden biri… Scott Frank, tavana asılı satranç taşlarını filmin laytmotifi olarak kullanıyor. Buna karşılık maçları farklı tekniklerle anlatıyor. Maçların heyecanını, oyunculuk ve kreatif montaj trükleri dışında seyircilerle yorumcular üzerinden de yansıtıyor.

‘The Queen’s Gambit’ bir spor filminden beklediğiniz rekabet duygusunu, heyecanı fazlasıyla içeriyor. Öte yandan, sadece bir spor filmi değil. 9 yaşında yetimhaneye gelen Beth Harmon’un hayata tutunma mücadelesi üzerinden 1950’li ve 60’lı yılların ABD’sinden insan manzaraları da sunuyor. Dini her şeyin çözümü olarak gören vizyonsuz eğitimciler; ırkçılık kurbanı yetimler; alkolik, mutsuz ev kadınları; işkolik, sevgisiz erkekler ve bir alt kültür olarak satranç dünyası geliyor karşımıza… Beth’in genç bir kızken tek başına adım attığı rekabet dolu satranç dünyasının onun için giderek büyük bir aileye dönüşmesi, filmin en etkili dramatik akslarından biri. Satranç, bütün oyuncular için rekabetin ötesinde 64 karelik ‘sınırsız’ bir dünya... Beth orada sadece para kazanıp başarıya ulaşmıyor. Sosyal bir çevreye kavuşuyor, saygı ve sevgi görüyor.

Dizinin en güçlü alt metinlerinden biri, satrancın oyuncular özelinde ABD ile SSCB arasındaki Soğuk Savaş siyasetini anlamsızlaştıran bir oyun olması... Yedinci ve son bölüm, dönemin Sovyetler Birliği’ndeki satranç sevgisinin altını çok güzel çiziyor. Beth Harmon’un, ABD’nin ucuz anti komünist Soğuk Savaş propagandalarına alet olmak yerine kendini Moskova’daki satranç sevgisinin şefkatli kollarına bırakması, dizinin puanlarını artıran bir ayrıntı…

2015 yılında ‘The Witch’ ile tanıdığımız; ‘Split’, ‘Glass’ filmlerinde de akılda kalıcı performanslar çıkaran 24 yaşındaki Anya Taylor Joy, 13 yaşında devraldığı Beth Harmon karakterini sakin, sade ve doğal bir tarzda yorumluyor. Taylor Joy’un benzersiz yorumuyla karaktere ve diziye çok şey kattığı kesin. Tam da burada Beth Harmon’un bir satranç dehası olarak inandırıcı şekilde yazılmış olduğunun altını çizmem gerek… Beth Harmon karakterinde Capablanca, Fischer ve Kasparov gibi farklı oyun tarzlarıyla modern satranç tarihini şekillendiren büyük ustalardan izler bulmak mümkün. Harmon’un tüm dizi boyunca en büyük rakibi olarak gördüğü Borgov (Marcin Dorocinski) ise Sovyet döneminin simgeleşmiş dünya şampiyonu Karpov’u hatırlatıyor. Borgov, Karpov gibi hatasız oynamaya özen gösteren teorik bilgisi çok güçlü bir oyuncu. Harmon ise Fischer, Kasparov gibi agresif ve sezgisel hamleleriyle öne çıkıyor. Ama bu arada, küçük yaştan itibaren onun da gece gündüz sürekli satranç çalıştığını belirtelim. Zaten öyle biri olmasaydı dizi kesinlikle inandırıcı olmazdı. Çünkü bütün turnuva oyuncularının çok iyi bildiği gibi, sadece deha yetmez. Satranç yoğun emek ister. Açılış bilgisi yetersiz, oyun teorisi güçlü olmayan bir oyuncunun üst seviyelere gelmesi asla mümkün değildir. Daha iyi bir oyuncu olmak istedikçe satranç sizden daha çok zaman ve konsantrasyon talep eder. O yüzden, en zoru zirvede kalmaktır… Beth Harmon’un sadece dehasıyla değil, çalışması ve emeğiyle yükselmesi, dizinin en gerçekçi ve sağlam yanlarından birisi.

Dizinin akılda kalan diğer oyuncuları arasında Benny Watts’ta Thomas Brodie Sangster, Harry Beltik’te Harry Melling, Beth’in anneliğini üstlenen Alma Wheatley’de Marielle Heller, hemen aklıma gelen isimler. Aldığı kısıtlı sürede hafızalarda en derin izi bırakmaya aday oyuncu ise hiç kuşkusuz münzevi hademe Shaibel’da Bill Camp… Beth ile Shaibel’ın aralarındaki, o bir türlü yaşanamayan, söze dökülemeyen baba–kız sevgisi ise göz yaşartacak kadar buruk… Beth’in 9 yaşındaki halini canlandıran Isla Johnston’ın da adını anmak isterim. O da çok iyi…

Kadın dayanışması, ‘The Queen’s Gambit’in öne çıkan alt metinlerinden biri… Beth hayatının en zor dönemlerini yetimhanedeki arkadaşı Jolene (Moses Ingram) ile aşıyor. Profesyonel satranç dünyasına ise Alma’nın gözetimi ve desteğiyle giriyor. Moskova’daki kadınların milliyetçiliği ve Soğuk Savaş’ı aşan sevgileri ise kuşkusuz çok hoş bir detay…

‘The Queen’s Gambit’, karakterinin ruhundaki karanlığı, madde ve alkol bağımlılığına yatkınlığını anlatmaktan geri durmuyor. İyimser bir hayalciliğe teslim olmuyor ama yine de son tahlilde duygusal ve göz yaşartıcı bir kendini iyi hisset filmi olmaktan kendini alıkoyamıyor. Yıllarca duygularını bastıran, çocukken bile güçlü olmaya çalışan, zayıf görünmemek için elinden geleni yapan Beth’in hikâyesi hafızaya çakılı kalacak cinsten… Onunla empati kurmak için dünya şampiyonluğuna oynayan bir satranççı olmak gerekmiyor hiç kuşkusuz.

Bu arada, satranç severlerin ‘dünyanın en iyi oyuncuları arasında geçen tümüyle hayali bir hikâye’yi benimsemesinin öyle çok kolay olmadığını belirtmek isterim. Satranç severleri ancak oyunun ruhuna, tarihine, büyük ustalarına saygı duyan; oyuna âşık bir hikayeyle yakalayabilirsiniz.

‘The Queen’s Gambit’ işte tam da bunu yapıyor. Dizi boyunca oynanan maçlarda, açılış hamlelerinde ve taşların tahtada gördüğümüz konumlarında danışman olarak Bruce Pandolfini ve eski dünya şampiyonu Kasparov‘un payları olduğunu belirtelim. Yönetmen Scott Frank’in amacı belli ki bir alt kültür olarak satranç dünyasını yeterince inandırıcı kılmak. Kendi adıma bunu başardığını düşünüyorum.

Başta da söylediğim gibi diziyi çok sevmemin nedenlerinden biri, kuşkusuz satranca olan ilgim… ‘The Queen’s Gambit’ beni yıllar önce lise takımında Suat Atalık ile oynadığım, Tepebaşı’ndaki satranç derneğinde turnuvalara katıldığım yıllara götürdü. Bugün bir Büyük Usta GM olarak dünyanın sayılı oyuncularından biri olan Suat Atalık’ı tanıdıktan sonra satranca bakışım tümüyle değişmişti. Çocuk yaşta herkesin hayranlığını kazanan müthiş bir oyuncuydu. Onun önerisiyle açılış teorisi okumaya başlamış, uzun süre Sicilya Savunması üzerine çalışmıştım. İnternetin olmadığı, satranç dergilerinin Türkiye’ye gelmediği bir çağda Suat, dünya satrancı ve büyük ustalar hakkında çok şey bilirdi. ‘The Queen’s Gambit’te Beth’in yaptığı gibi tahtaya hiç bakmadan körlemesine oynayabilir, aynı anda birçok kişiyle maç yapabilirdi. Turnuva maçları dışında sadece ‘yıldırım’, yani ‘hızlı satranç’ oynamayı severdi. Satrancın yetenek kadar sabır, emek ve zaman istediğini ondan öğrenmiştim.

Yıllardır satranca çok uzağım ama Beth’in tarif ettiği gibi her şeyin 64 kare, kurallar ve taşların hareketleriyle sınırlı olduğu o dünyayı hep sevdim. ‘The Queen’s Gambit’i de sevdim. Satranç seven sevmeyen herkese gönül rahatlığıyla öneririm.

8/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00