Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

‘Yuva’ (The Nest) sakin ama uzaktan uzağa gerilim filmlerini hatırlatan bir açılışa sahip... Jenerik yazıları, önünde iki aracın park ettiği villanın genel plandaki sabit görüntüsü üzerine düşerken; müzik, yaşanacak kötü olayların habercisi gibi geliyor kulağımıza. Adını da hesaba kattığımızda, ‘tekinsiz ev’ öyküleri geliyor aklımıza… Hatta O’Hara ailesi ABD’den kalkıp Londra yakınlarındaki o büyük eski eve taşındığında, hayaletli karanlık ev imgesi daha da güçleniyor…

Tüm bunlar, filmi yazan ve yöneten Sean Durkin’in öngördüğü izlenimler hiç kuşkusuz… Özellikle de tekinsiz ev fikri… Ama en baştan söyleyelim, ‘Yuva’ kesinlikle, doğa üstü olaylarla, hayaletlerle ilgili bir öykü anlatmıyor. Bile isteye ‘tekinsiz ev’ imgesinin etrafından dolanarak çok daha farklı bir yere varıyor. Sonunda bizi belki hayaletler, fantastik gizemler beklemiyor ama O’Hara ailesinin asıl sorunu deşifre ediliyor… Surrey’deki evi huzursuz kılan ve aile üyelerini içten içe kemiren ‘mutsuzluğun resmi’ çiziliyor…

‘Yuva’ hikâyenin kırılma noktaları itibarıyla, alışageldiğimiz film formatlarına, genel geçer senaryo formüllerine pek uygun olarak gelişmiyor… Bir takım kötü şeyler olacağını hissediyoruz ama beklediğimiz büyük krizler hayli gecikiyor. Ama film bittikten sonra üzerine düşündüğümüzde asıl kritik sorunların zaten krizler öncesinde çıkmış olduğunu anlıyoruz…

Film, O’Hara ailesinin sıradan bir günüyle başlıyor… Finans sektöründe çalışan Rory O’Hara (Jude Law), evin ‘erkenci kuş’u… Biraz geç kalkmayı seven eşi Allison’a (Carrie Coon) kahve götürüyor, çocuklarına kahvaltı hazırlıyor ve onları okullarına bırakıyor. İlk günün sonunda, mutlu ve uyumlu bir aile resmi çiziyorlar. Allison’un atlarla arasının iyi olduğunu, binicilik eğitmenliği yaptığını; ergenlik çağındaki Samantha’nın (Allison O’Hara) jimnastikle uğraştığını ve Rory ile oğlu Ben’in (Charlie Shotwell) akşamları evin bahçesinde futbol oynadığını görüyoruz.

Ertesi gün, Rory’nin ‘Hadi, Londra’ya taşınıyoruz’ demesiyle filmin ilk dramatik düğümü atılıyor. O yaştaki 2 çocuğa sahip aile için bırakın ülke ve şehir değiştirmeyi başka muhite taşınmanın dahi sorun olacağını hepimiz biliyoruz. Ama Allison’un önceki eşinden olan kızı Samantha ve ergenliğin arifesindeki Ben’in sesi nerdeyse hiç çıkmıyor. Belli ki 10 yılda 4 ev değiştirdikleri için taşınmaya karşı şerbetliler… Rory, ‘Nerden çıktı şimdi bu İngiltere?’ diyen Allison’u ikna etmekte pek zorlanmıyor; Londra’da ona kendi ahırını kuracağını söylüyor. Allison’un annesi de kocasına karşı çıkmamasını öğütlüyor. Aynı sahnede Rory’nin İngiltere’de bir ailesi olmadığını öğrenmemiz ise zihnimizde beliren bir soru işaretine dönüşüyor…

Tüm bunlar görünürdeki dramatik düğümler… Kaldı ki, taşınmanın çocuklar üzerindeki psikolojik etkileri ve Rory’nin İngiltere’deki ailesine ne olduğu sorusunu bir süreliğine unutuyoruz. Filme şekil verecek dramatik odağın farklı bir yerden gelişeceğini, ailenin New York’ta geçirdiği günlerden sezenler çıkabilir. Filmin geçtiği dönem ve Rory’nin mesleği, her şeyi önceden hissettiriyor… 1980’lerde, Ronald Reagan’ın ABD Başkanı olduğu dönemde, yani neo-liberalizmin şafağındayız… Rory o yıllarda ‘yuppie’ olarak adlandırılan ve kısa sürede zengin olan genç finansçılardan biri… Yıllar önce terk ettiği İngiltere’ye yuppie ruhuyla dönmek ve Londra finans dünyasının yükselişinden nasiplenmek istediği çok açık.

Açık olmayan nokta, Rory’nin Londra’daki yeni hayatına başlarken para harcama konusundaki aşırı özgüveninin nerden geldiği… Ailesi için en iyisini istediği ve ‘taşınma travması’nı unutturmaya çalıştığı çok belli. Çocuklarını en pahalı ve iyi okullara yazdırıyor. Carrie’ye çok pahalı bir kürk manto alıyor. Ama günler geçtikçe, harcadığı paralarla kimseyi çok mutlu edemediğini görüyoruz. Sözgelimi, evin gereksiz büyüklüğü ve şehirden uzaklığı, önceden öngöremediği sorunları beraberinde getiriyor. En önemlisi, New York’taki evde hissettiğimiz yuva sıcaklığı yerini, soğuk, gösterişli ve tekinsiz bir ‘malikane duygusu’na bırakıyor.

Bunlar filmin ‘kriz’siz, çatışmasız görünen anları… Çünkü aklımızın bir köşesinde tüm bunların gelip geçici sorunlar olduğu fikri var. Rory, bizim için hâlâ ailesi adına en iyisini isteyen bir baba… Ama yaşadıkları tutku dolu sevişmenin ardından Allison’la birlikte Londra’da katıldıkları ilk ‘sosyetik parti’de Rory’ye mesafe almaya başlıyoruz. Patronu Arthur Davis (Michael Culkin) partide Rory’yle ilgili övgü dolu şeyler söylerken Allison’un yüzünde beliren o kaygılı ifade, O’Hara ailesi için her şeyin daha da kötüye gideceğinin açık bir göstergesi…

1980’lerden bu yana yuppie’lerin açgözlülüğü ve para hırsını eleştiren çok film seyrettik. ‘Yuva’nın onlardan farkı, para kazanma sürecindeki ahlaki değişime değil, genç yaşta başarıya ulaşıp zenginleştikten sonraki ruh hallerine odaklanması…

‘Yuva’ daha genel bir çerçeve içinde, ‘zengin görünme’ ihtirası ve sahip olunan sınıfsal imtiyazları sürdürme takıntısının bir aileye verdiği büyük zararları anlatıyor. Hem de çok iyi anlatıyor.

Aslına bakarsanız, hikâye 1980’lerle, neo-liberalizmle ya da yuppie’lerle ilgili değil sadece… Her dönem ve her aileyle ilgili bir yanı var. Sınıfsal statüyü koruma ihtirasının ne denli tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Asıl önemli olanın sınıfsal konumdan ziyade babalık olduğunun altını çiziyor. Filmin ‘gizli bilge’sinin bir taksi şoförü olması kuşkusuz tesadüf değil. Rory’yi iş dünyasının kurdu olan patronu ve mesai arkadaşı Steve (Adeel Akhtar) uyarıyor. Ama en çarpıcı tavsiye, uyarı ve hayat dersi, çalışan sınıfların gerçekçiliğini temsil eden taksi şoföründen geliyor. Öyle ki, Rory’nin nihayet kendi somut durumuyla yüzleşmesini sağlıyor. Bu arada, Allison’un onun aksine nerdeyse parti sahnesinden beri gerçekle yüzleştiğini unutmamak gerek. Rory ve Allison sınıfsal olarak aynı kökenlerden geliyorlar ama çok farklılar. Rory parayla birlikte gelen statünün peşinde. Allison ise gerçekçi hedefler koyuyor önüne…

‘Yuva’yı seyrederken neredeyse son ana kadar hikâyenin ne kadar trajikleşeceğini kestiremiyor, sürekli daha da kötü şeyler olacakmış düşüncesiyle seyrediyorsunuz. Özellikle, tüm aile üyelerinin o son gece birbirinden bağımsız olarak kontrollerini kaybetmelerinin paralel kurguyla anlatıldığı sahnede… Her şey bittiğinde ise gerçekçi, inandırıcı ve baştan sona ayakları yere basan bir film olduğunu anlıyorsunuz.

‘Yuva’yı özellikle bu gerçekçiliği nedeniyle beğendim. 2011’de ilk uzun konulu filmi ‘Martha Marcy May Marlene’ ile ses getiren ve Sundance Film Festivali’nde dramatik kategoride yönetmen ödülünü kazanan Sean Durkin, uzun bir aradan sonra sıkı bir filmle geliyor karşımıza. Klişelere hiç pas vermeyen yazarlığı kadar, seyirciyi alıp götürmesini bilen yönetmenliği de bence çok iyi… Durkin, üslupçu ve biçimci olmaktan ziyade hikâye, karakter ve filmin ardındaki düşünceye odaklanan bir sinemacı… Film içinde çok farklı stillere geçiş yapabiliyor. Samantha’nın partideki yalnızlığını, Ben’in evdeki huzursuzluğunu, Rory’nin İngiltere’deki ‘orta sınıf’ eve yaptığı sürpriz ziyareti ve Allison’un atın mezarı önünde yaşadığı kriz anını farklı tarzlarda çekebiliyor ama estetik bütünlüğü asla bozmuyor.

Sean Durkin’in Macar görüntü yönetmeni Mátyás Erdély ile birlikte dijital yerine eski usul pelikülü, yani 35mm formatını tercih etmesi yerinde bir karar... 1980’lerde çekilmiş bir film izlenimini bir yana bırakıyorum…. 35mm’nin, iç mekân gece sahnelerinde kendine özgü benzersiz bir dokusu ve yer yer grenli bir karanlık duygusu vardır. ‘Yuva’da bu görüntü dokusu, İngiltere’deki evin huzursuzluğuna çok şey katıyor.

Indie rock grubu Arcade Fire’dan tanıdığımız Richard Reed Parry’nin kompozisyonlarının da etkileyici bir fon müziği olmanın ötesine geçerek ailedeki asıl sorunu önceden bize hissettirdiğini düşünüyorum.

Rory’de Jude Law her zamanki gibi yine çok iyi… TV dizilerindeki başarılı performanslarıyla hatırlayabileceğiniz Carrie Coon da üstüne düşeni fazlasıyla yerine getiriyor. Bastıramadığı öfkesini, isyanını; öte yanda anne olarak psikolojik dengesini korumak için gösterdiği çabaları incelikle yorumluyor…

Sean Durkin’in seyircilerin film türlerinden beklentilerini pek umursamaması nedeniyle ‘Yuva’nın herkes tarafından sevilip sevilmeyeceğinden pek emin değilim. Sean Durkin anlatım olarak anaakım hissi verse de dramatik yapısıyla alternatif bir işe imza atıyor.

Seyirciyi etkileme amacını taşımayan sade finali, gerçekçi ve anlamlı buldum. Sonuçta, en başından beri aile olmak üzerine bir film seyrettiğimizi bir kez daha anlıyoruz. Dünya prömiyerini 2020 Sundance Film Festivali’nde yapan ve festivallerin yanı sıra birçok ülkede gösterime giren ‘Yuva’yı BeinConnect’te seyredebilirsiniz.

7.5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00