Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

1984 tarihli ilk filmi ‘Cennetten de Garip’ten (Stranger Than Paradise) bu yana anaakım Hollywood’a hiç bulaşmadan kendi bildiğini okumaya devam eden ve tüm dünyada sadık bir hayran kitlesi kazanan Amerikalı bağımsız yönetmen Jim Jarmusch’un janr sinemasıyla arası öteden beri iyidir…

Türleri alıp kendi üslubuyla yorumlamayı sever. 'Down by Law’ (1986), ‘Ghost Dog’ (1999) tanıdık suç öykülerinden yola çıkar… ‘Dead Man’ (1995), saykodelik (psychedelic) western olarak nitelenir. Son dönemde en sevilen işlerinden biri olan ‘Sadece Âşıklar Hayatta Kalır’ (Only Lovers Left Alive-2013) ise kültleşmeye aday romantik bir vampir öyküsüdür.

Sinefil ve eleştirmenlerin adlarını sürekli andığı filmlerdir bunlar. Dolayısıyla, 2018’de Jarmusch’un bir zombi filmi çekeceği ve başrollerinde Bill Murray ile Tilda Swinton’un oynayacağı haberi ilk duyulduğunda, benim gibi çoğu sinemaseverin yüzünde bir gülümseme belirdiğini tahmin etmek zor değil.

Hiç kuşkusuz, Jarmusch gibi bir yönetmenin zombi türüne nasıl yaklaşacağını merak eden çok kişi vardı ve ‘Sadece Âşıklar Hayatta Kalır’ın hafızalarda hâlâ taze olan lezzeti nedeniyle beklentiler çok yüksekti… Belki de bu yüzden, ‘Ölüler Ölmez’in (The Dead Don’t Die) 2019’da Cannes Film Festivali’ndeki dünya prömiyeri sonrası aldığı tepkiler pek parlak olmadı. Bir anda herkes ’çok kötüymüş’ demeye başladı… Kuşkusuz, beğenen eleştirmenler vardı ama hayal kırıklığına uğrayanların sayısının daha fazla olduğu kesindi. İnternetteki popüler sinema sitelerindeki not ortalamasının düşüklüğü ise dikkat çekiciydi…

Tüm bunlar, filmi daha çok merak etmemi sağlamış ama !f İstanbul’daki gösterimini kaçırmam ve Türkiye’de vizyona girmemesi üzerine uzun süre radarımdan çıkmıştı.

En baştan söylememde yarar var. Geçtiğimiz aylarda BeinConnect içeriğine eklenen ‘Ölüler Ölmez’, belki beklentilerimin düşük olması nedeniyle, bende hayal kırıklığı yaratmadı. Baştan sona sıkılmadan, ilgiyle izledim. Kendi standartlarının altında dahi olsa, bir Jarmusch filminin içinde olmayı sevdiğimi bir kez daha keşfettim. Yazdığı karakterler, ortaya çıkardığı durum komedisi, ‘deadpan’ olarak bilinen serin kanlı mizah duygusu, açıkçası bana yine iyi geldi. Belki kahkahalar atmadım ama filmin çoğunu gülümseyerek seyrettim.

Öte yandan, Jarmusch’un daha önceki tür filmleriyle kıyasladığımda, onların yanında hayli iddiasız kaldığını inkâr edemem. Özellikle, öykü açısından tatmin edici olmaktan uzak olduğunu düşünüyorum. Aslında öykünün umut verici çıkış noktaları var. Bilhassa, ‘kıyamet alametleri’ kısmı… Havanın geç kararmasıyla gelen huzursuzluk, evcil hayvanların insanları bırakıp kaçması ve radyoda sürekli olarak Sturgill Simpson'ın ‘The Dead Don’t Die’ şarkısının çalması gibi olaylar, tekinsizlik duygusuyla Jarmusch mizahını ince bir dengede buluşturuyor… Bir Hollywood kıyamet filminden yürütülmüş gibi duran ‘kutuplardaki enjeksiyon çalışmalarının gezegenin dengelerini bozması’ ile ilgili tartışmalar sırasında Jarmusch’un muzipçe göz kırptığını hissetmek mümkün.

Kaldı ki, hikâyenin ana hatlarının kurulduğu ve tüm karakterlerin tanıtıldığı ‘ilk perde’de, kalabalık kadrolu kıyamet filmlerinin klişeleriyle dalga geçen bir hava olduğunu düşünüyorum… Sözgelimi, iki polisin araçlarıyla ormandan karakola döndükleri sahnede olayların geçtiği mekânları gösteren çekimler göze batacak kadar ‘enformatif’… Jarmusch’un ilk bölümde ‘İşte karakterler! İşte mekânlar! İşte klişe kıyamet senaryosu!’ der gibi bir hali var sanki…

‘Sadece Âşıklar Hayatta Kalır’da insan öldürmeden yaşamanın yollarını arayan vampirler; entelektüel, vicdanlı ve duyarlı olmaları itibarıyla sinema tarihinde çok ayrıksı bir yerde dururlar. ‘Ölüler Ölmez’de mezarlarından çıkan ölülerin ise bildiğimiz tanıdığımız popüler zombilerden çok farklı olduğunu söylemek zor. Jarmusch’un zombilerinin en ayırt edici özelliği, hepsinin dünyaya takıntılı bir tüketim isteğiyle dönmeleri… Ne istiyorlarsa sürekli onu tekrar edip duruyorlar. Hayata kaldıkları yerden değil, takılı kaldıkları yerden devam etmek istedikleri belli… Jarmusch vurguyu ‘tüketici’ kimliklerine yapıyor.

Filmde alt metinlerden söz etmek zor; çünkü her şey apaçık şekilde önümüzde duruyor. Tom Waits’in oynadığı Münzevi Bob, Jarmusch’un meramını özellikle finale doğru dolaysız olarak söze döküyor. Materyalizmin sefaletinden, insanlığın bitmiş olduğundan söz ediyor. Açık açık mesaj verme kaygısı biraz rahatsız edici olabilir ama Jarmusch burada dikkatimizi Münzevi Bob’taki rövanş duygusuna çekmeye çalışıyor. Münzevi Bob’un uygarlık karşıtı bir ‘avcı toplayıcı’ olduğunu akılda tutmak gerek…

George Romero, türün konvansiyonlarını oluşturduğu üçlemesinde, zombileri toplumun ‘en altta’ kalanlarından, ‘ötekilerden’ duyulan korkunun bir yansıması olarak ele alır… Jarmusch ise insanlarla zombileri birbirlerinden çok farklı görmüyor. ‘Ruh’unu çoktan kaybeden insanlar için zombileşmeyi kaçınılmaz bir son aşama olarak görüyor.

Finalde zombilerden kurtulabilenlerin kim olduğuna baktığımızda Jarmusch’un derdi, meselesi netleşiyor zaten… Öyle ki Jarmusch’un dünyadan, medeniyetten umudunu kesmiş olduğunu düşünmek bile mümkün. Öte yandan, finale doğru öyle bir ‘numara’ yapıyor ki, senaryosu önceden yazılmış bir film seyrettiğimizi hissettiriyor ve söz konusu sahnede yazar-yönetmen olarak sanki bize ‘el sallıyor’; olup bitenleri çok ciddiye almamamız gerektiğini ima ediyor. Aynı sahnede filmin başında Ronnie’nin (Adam Driver) ‘The Dead Don’t Die’ şarkısı için neden ‘tema müziği’ dediği de netleşiyor.

‘Karakterler ve onların kaderini elinde tutan yazar’ fikri devreye girdiğinde, her şeyin bir metin olduğunu düşünmemiz kaçınılmaz. Jarmusch, filmde olup bitenlerden ziyade ‘metne’ odaklanmamızı istiyor aslında. O noktada, kutsal kitaplarda ahlaki ders veren meselleri, öyküleri hatırlıyoruz. Jarmusch’un ‘Ölüler Ölmez’i kıyamet fikrinin dinsel kökenlerini aklında tutarak yazdığını düşünebiliriz… Münzevi Bob’a ve Tilda Swinton’un oynadığı Zelda Winston’a biraz da buradan bakmak gerekiyor… Biri filmin bilgesi, diğeri de en cengaver savaşçısı ve meleği… Kuşkusuz, kahramanca savaşan iki polisimizi, felaket tellalı olsa dahi ‘cool’ olmayı hep başaran Ronnie Peterson’u (Adam Driver) ve işinin gereğini yapmaya hazır Şef Cliff Robertson’u (Bill Murray) unutmayalım.

Şöyle bir düşündüğümüzde, Steve Buscemi’nin canlandırdığı gıcık çiftçi Frank dışında filmde pek olumsuz bir karakter yok. Tam da burada, Frank – Münzevi Bob anlaşmazlığının kökeninde çiftçiler ile avcı toplayıcılar arasındaki geleneksel çatışma olduğunu düşünmek mümkün…

Gerçi bu filmde kahramanlığın anlamı belirsiz ama benzincide çalışan sinema meraklısı Bobby Wiggins (Caleb Landry Jones) ile hırdavatçı Hank Thompson’un (Danny Glover) kahramanlık ruhuyla sonuna kadar savaştıkları kesin. Bobby’nin zombi avcılığının filmlerden gelmesi, ‘Ölüler Ölmez’in hoş göndermeleri arasında…

Selena Gomez’in canlandırdığı Zoe’nin başını çektiği ‘hipster’lar dahil hiçbir karakter için zombi felaketini hak etti diyemiyoruz. Çünkü Jarmusch dikkatimizi iyilerle kötüler veya korkaklarla kahramanlar arasındaki farka değil, tüm insanlığın cezalandırılması fikrine çekiyor.

Tüm bunlar, filmin anlam dünyasını zenginleştiren hoş ayrıntılar kuşkusuz… Ama ‘Ölüler Ölmez’in öncelikle mizah duygusuyla beni cezbeden bir film olduğunu söylemem gerek. Chloë Sevigny’nin oynadığı ürkek Mindy Morrison ile birlikte öykünün merkezindeki 3 polis karakteri, hem kendi aralarında hem de Zelda Winston’un onlara katıldığı anlarda hayli eğlenceli olabiliyorlar… Adam Driver’ın ‘Star Wars’taki starlığına yapılan gönderme de çok hoş…

Filmde keşke daha çok yer alsa dediğimiz sinema meraklısı Bobby Wiggins ve onun çevresinde dönen ince esprileri unutmamak gerek… Özetle, filmin mizah duygusunun benim üzerimde etkili olduğu kesin ama herkeste aynı şekilde çalışıp çalışmayacağından emin değilim.

Öte yandan, şiddet öğesine yer veren bir film olduğunu belirtmem gerek. Gerçekten sert sahneler var. Jarmusch belli ki, ‘türün orijinal kodları’na saygı duyduğu için kandan ve şiddetten arındırılmış ‘light zombi filmi’ yapmak istememiş. Ama genel olarak baktığımızda kanlı sahneleri mümkün olduğunca azalttığını ve grafik şiddete yöneldiğini söyleyebiliriz. Bu arada, Zelda üzerinden samuray filmlerine selam gönderdiğini de belirtelim…

‘Ölüler Ölmez’, Jarmusch’un önceki tür filmlerinin yanında daha mütevazi ve sönük duruyor. Kalabalık karakterli ve çok yıldızlı olması, Holywood usulü bol yıldızlı felaket filmlerine kasıtlı gönderme olsa da bir noktadan sonra yan öyküleri sığlaştırıp önemsizleştiriyor. En önemlisi, zombi öykülerine yeni ve taze bir yorum getirdiğini söylemek zor. Ama türün meraklılarının ve bağımsız Amerikan filmlerine ilgi duyanların seyredemeyeceği kadar kötü bir film değil kesinlikle… (BeinConnect)

6/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00