Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Kovboy deyince aklımıza hep beyazlar gelir… 1960’lı yılların sonlarına kadar, western filmlerindeki Afrikalı Amerikalıların sayısı, parmakla sayılacak kadar azdır. Sonraki dönemlerde daha sık karşımıza çıksalar da klasik Amerikan westerninin kurduğu beyaz kovboy algısını yıkmaları asla mümkün değildir.

Greg Neri’nin bir romanından filme uyarlanan ‘Concrete Cowboy’un bir sahnesinde tam da bu konu konuşuluyor ve western filmlerinin geçtiği tarihsel dönemde, ABD’deki çiftliklerde çok sayıda siyah kovboy, yani sığır çobanı olduğundan dem vuruluyor. Özellikle vahşi atları evcilleştirme işinde beyazların başarılı olamadığı ve bu işin genellikle siyahlara bırakıldığı söyleniyor… ‘Çünkü,’ diyorlar ‘beyazlar atların kendilerine itaat etmesini isterken biz onlarla duygusal bağ kuruyorduk’… Beyaz adamın doğayla ve dünyanın geri kalan halklarıyla kurduğu ilişkilerde ‘itaat’in ne kadar anahtar bir kavram olduğunu düşündüğümüzde, son derece anlamlı ve akla yakın bir tez bu…

Hollywood’un tümüyle beyaz kovboy imajı üzerinden kurduğu ‘Vahşi Batı mitolojisi’nde kuşkusuz hiç rastlamadığımız şeyler bunlar… Ama ‘Concrete Cowboy’un derdi, bu mitolojiyi ters yüz etmek değil. Asıl amaç, sadece Vahşi Batı’da değil, dünyanın her yerinde karşımıza çıkan ‘ata binme’ kültürüne alışık olmadığımız farklı bir yerden bakmak…

Günümüzde, at yarışları ekonomik bir sektör… Binicilik ise daha çok üst sınıflara, elitlere has bir spor… ‘Concrete Cowboy’, tüm bunların çok uzağında, Philadelphia şehrinin yoksul kenar mahallesinde, derme çatma bir ahırın çevresinde bir araya gelen insanların binicilik alt kültürünü anlatıyor… Buradaki ‘şehir kovboyları’nın kökeni, kamyonlar gelmeden önceki at arabacılarına kadar gidiyor. Afrikalı Amerikalı arabacılar, atlarını satmak yerine bunu bir kültür olarak sürdürmeyi tercih ediyor ve ahırlarını korumaya çalışıyorlar. Ama belediyenin her yeni imar planı sonucunda, ellerindeki at ahırlarını birer birer kaybediyorlar. Fletcher Sokağı’ndaki ahır, onların son kalesi…

Fletcher Sokağı’ndaki bu ahırı, ‘son kale’ olduğunu hiç bilmeden, gecenin bir vakti, filmin ana karakteri genç Cole (Caleb McLaughlin) ile birlikte keşfediyoruz. Sürekli kavga ettiği için Detroit’te kayıtlı olduğu liseden uzaklaştırılan Cole, annesi (Liz Priestley) tarafından babasının yanına getirilip bırakılıyor. Yıllardır görmediği babası Harp’ın (Idris Elba) evinin ortasında bir atla yaşadığını gördüğümüzde, en az Cole kadar şaşırıyoruz. Gelir gelmez o evden ve tuhaf mahalleden kaçmak istemesi olağan geliyor bize…

Kısa süre içinde, Philadelphia’da iki dünya arasında kalıyor Cole… Bir yanda, eski arkadaşı ‘torbacı’ Smush’ın (Jharrel Jerome) onu sürüklemeye çalıştığı suç dünyası var. Diğer yanda ise babası Harp ve yakın çevresinin at ahırı civarında geçen mütevazı, yoksul hayatı… Cole, ‘at pisliği kokan o ahırın’ mahalleli için ne anlama geldiğini keşfederken ve atlarla bağ kurmayı öğrenirken, Smush’ın ona vadettiği kolay paranın cazibesinden de bir türlü vazgeçemiyor.

‘Concrete Cowboy’, Cole’un yaşadığı bu ikilem üzerinden yer yer ‘Ay Işığı’(Moonlight) akla getiren bir film… Tam da burada, kenar mahalledeki Afrikalı Amerikalı gençlerin yaşadığı ikilemi anlatması açısından çok yeni ve farklı bir şey söylediğini öne süremem. Cole’un film içinde yaşadığı değişim süreci ve özellikle Smush ile maceraları, öngörülebilir bir güzergahta gelişiyor. Buna karşılık, babası Harp ile arkadaşlarının ait olduğu alt kültürün kökenlerini keşfetmesi ve bir şehir kovboyuna dönüşmesi, çok daha ilgiye değer bir hikâyeye vesile oluyor…

Romanı Dan Walser’le birlikte filme uyarlayan yönetmen Ricky Staub, Cole ile Smush’ın torbacılık maceraları sayesinde filme aksiyon ve heyecan getiriyor. Hızlı kurguyu kullanarak, çekim hızıyla oynayarak stilize ve şık sahneler çekiyor. Aynı sahnelerde ahır ve ahırın önündeki yeşil çayırla kontrast teşkil eden karanlık, zehirli bir şehir filmi atmosferi de kuruyor. Ne var ki, filmi bu şık ve hareketli video klipler değil, karakterler arasındaki diyaloglara dayalı dramatik sahneler ayakta tutuyor. Sözgelimi, Harp’ın pikaba bir John Coltrane plağı koyduktan sonra Cole’a ilk kez baba olma hikâyesini anlattığı sahne… Cole ile huysuz at Boo arasındaki duygusal bağ; Cole’un tüm sosyal hayatlarını at ahırının çevresinde kuran Nessie (Lorraine Toussaint), Paris (Jamil Prattis) ve Esha (Ivannah-Mercedes) gibi karakterlerle olan ilişkileri de ilgiye değer sahneler vadediyor…

Finale doğru, ‘Concrete Cowboy’, şehir kovboyluğu ve alt kültür üzerinden politik bir bakış açısına doğru evriliyor. Belediyenin ahırları imar planlarıyla yok etme süreci ile kenar mahallelerde suça itilen Afrikalı Amerikalı gençler arasında bağ kuruluyor… Beyazların biniciliği ve at ahırlarını sadece üst sınıflara ve elitlere ait bir kültür veya ekonomik sektör olarak görmek istediğinin altı çiziliyor… Tüm dünyada, özellikle büyük şehirlerde at ahırlarının sadece toplumun en varlıklı kesimiyle ‘at arabası’ sahibi yoksullara ait bir ‘ayrıcalık’ olduğu düşünüldüğünde, hayli anlamlı tespitler bunlar…

Filmdeki insan – at ilişkisinin Sanayi Devrimi öncesinde doğayla henüz bozulmamış ilişkileri yansıtan bir metafor olarak kullanıldığı düşünülebilir. Cole’un kimsenin ehlileştiremediği huysuz at Boo ile olan ilişkisi, daha önce hiç yaşamadığı benzersiz bir deneyim olarak karşımıza geliyor. Cole, atlarla birlikte doğayı hissettikçe ruhundaki boşluğu doldurmayı başarıyor.

Bu arada, kovboyluğun filmde sadece erkeklere ait bir kültür şekilde yansıtılmadığının altını çizmek gerekiyor. Cole’un, mahalleye ilk adım attığı anda tanıştığı Nessie ve arkadaşı Esha ile ilişkileri öyküde önemli yer tutuyor. Sonuçta, erkeklerle kadınların eşit oranda paylaşıp geliştirdiği bir alt kültür görüyoruz. Cole, atlara dair sadece erkeklerden değil Nessie ve Esha’dan da bir şeyler öğreniyor.

‘Concrete Cowboy’un özellikle finaldeki ‘sürpriz’ görüntülerle daha da anlamlı ve kayda değer bir film haline geldiğini düşünüyorum. Gerçek olaylardan yola çıkan filmi ‘alternatif tarih yazımı’nın bir parçası olarak görmek mümkün… Her şeyin yönetmen Ricky Staub’un Philadelphia’da şehrin içinde atla dolaşan ‘kovboylar’ görmesiyle başladığını belirtelim.

‘Concrete Cowboy’ geçtiği dönem ve çevre olarak elbette bir western değil. ‘Güçlüler’e karşı kendi ‘çiftlikleri’ni korumaya çalışan kovboylar motifi dışında western türünün temel hikâye formatlarıyla öyle güçlü bir bağı olduğu da söylenemez. Sonuçta, bir büyüme hikâyesi ve parçalanmış aile dramı seyrediyoruz. Ama ilk uzun filmini gerçekleştiren yönetmen Ricky Staub, Cole’un Fletcher Sokağı’na adım atmasıyla birlikte western türünün görsel ruhunu filmine adeta nakış gibi ince ince işlemeyi başarıyor…

Western janrı bazı filmlerin hikâyesine, bazı filmlerin ise görsel yapısına ilham verir. ‘Concrete Cowboy’da daha çok görsel bir etki söz konusu… Belki açık alanlar, ufuk çizgisi ve doğa yok ama detaylara indikçe hissedilen bir western duygusu var.

Özellikle modern western filmlerinin çoğunda kullanılan bir gece aydınlatması vardır. Dönemin mum ve gaz lambası gibi yetersiz ışık kaynaklarını temel alan bu aydınlatma tarzı, sarı ışıkların titreştiği yarı karanlık bir görsel dünya sunar. Ricky Staub, görüntü yönetmeni Minka Farthing-Kohl ile Fletcher Sokağı’ndaki gece sahnelerinde zayıf sarı ışıkların egemen olduğu yarı karanlık bir western dünyası kuruyor. Fletcher Sokağı’nı western kasabasının ana caddesi gibi tasarlarken, ahırı ve karşısındaki geniş çayırı da Vahşi Batı çiftliği gibi yerleştiriyor filme.

Ricky Staub, Cole ile Smush’ın Philadelphia’nın kenar mahallelerindeki gece gezmelerini müziği, kurgusu ve görsel tarzıyla hip-hop ruhuna uygun olarak çekiyor. Böylelikle Fletcher Sokağı’ndaki western duygusuyla hip-hop ruhunu Cole’un iki dünya arasındaki parçalanmasını yansıtmak için karşı karşıya getiriyor. Müzik açısından baktığımızda klasik cazın ve John Coltrane’in Cole’un her şeyi birleştirmesi kuşkusuz tesadüf değil. Ricky Staub’un amacı tam da bu gibi görünüyor: Birbiriyle hiçbir bağı olmadığını düşündüğümüz western türüyle caz müziğini yan yana getirmek… Özgürlük ve hüznü hissettirmek…

Oyunculuk açısından sağlam bir film bekliyor sizi… Filmin yapımcıları arasında yer alan Idris Elba, kendini hiç öne çıkarmadan, şovdan uzak sakin ve doğal oyunculuğuyla filme çok şey katıyor. ‘Stranger Things’ten hatırladığımız Caleb McLaughlin de başrolde üstüne düşeni yapıyor…

Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde yapan ve olumlu eleştiriler alan ‘Concrete Cowboy’, Netflix menüsüne son haftalarda eklenen en iyi yeni filmlerden biri…

7/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00