Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Netflix’te 9 Nisan’dan itibaren seyircilerle buluşan BKM yapımı ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’, 1999-2002 yılları arasında sahnelenen, birçok ödül kazanan ve yüz binlerce seyirciye ulaşan aynı adlı oyunun film uyarlaması.

Yılmaz Erdoğan’ın, yıllar önce yazıp sahneye koyduğu ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’yü filme uyarlarken orijinal oyundan birçok noktada uzaklaştığı ve ‘yeni bir şey’ yapmak için yola çıktığı çok belli… Hiç kuşkusuz oyunun dramatik özünden, temel dertlerinden vazgeçmiyor. Sonuçta, fikirler aynı. Hikâye örgüsünde önemli bir sapma ya da radikal değişiklik yok. Ama başta diyaloglar ve karakterler olmak üzere orijinal oyundan koptuğu çok yer var.

‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’, dram özellikleri içerse de komedi yanı ağır basan, eğlenceli, neşeli ve yer yer duygusal bir BKM oyunuydu… Bugün, 20 yıl önceki oyunun DVD versiyonunu seyretmek, zamanda nostaljik bir yolculuk yapmaktan farksız. ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’, Demet Akbağ’ın tutkulu yorumu, Yılmaz Erdoğan’ın kendine özgü dili ve her birini ayrı ayrı sevdiğimiz oyuncularıyla, 1990’larda ‘Bir Demet Tiyatro’yla televizyon üzerinden tüm ülkeye yayılan ‘BKM ekolü komedi’nin yansımalarından sadece biri… DVD’yi seyrederken oyuncuların seyirciyle kurduğu bağa tanık olduğunuzda, her iki sanatın temel farklılığını bir kez daha anlıyorsunuz.

‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’nün sinema uyarlaması, dramla komediyi dengeleyen, hüznü öne çıkaran, oyuna göre daha duygusal bir film… Yılmaz Erdoğan’ın ‘oyunun içindeki sinema’yı öne çıkarıp teatral olanı törpülediği çok açık. En önemlisi ise seyrettiğimiz filmin, tiyatro sahnesindeki oyuna göre daha karanlık ve gerçekçi olması…

Andaç Haznedaroğlu’nun yönettiği ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’ ilk bakışta, toplumla uyumsuz, yalnız ve çok zeki bir kadının, Gülseren’in (Ecem Erkek) yaşam öyküsünü anlatıyor. Ama onunla birlikte saray kökenli, köşk sahibi bir ailenin çöküşüne de tanık oluyoruz... Aile sadece eski güzel günlerin arayışında ticarete atılan ama her şeyi batıran Nazif Bey (Engin Alkan) yüzünden çökmez. Değişen Türkiye ve İstanbul, köşkü yavaş yavaş fetheder. Sahnede asla yeterince iyi anlatamayacağınız bu süreç, filmde etkili şekilde ‘resimleniyor’. Şehir, sessiz bir canavar gibi 1950’lerdeki bahçeli köşke usul usul yaklaşarak onu çevreliyor ve 2000’lerde onu içeriden fethediyor.

‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’ bir diğer yanıyla, ailenin üzerinden silindir gibi geçen yakın Türkiye tarihini anlatıyor. Hikâye, 12 Mart, 12 Eylül ve 2000’li yıllara uzanan tarihsel sürecin dönüm noktaları üzerinden şekilleniyor. Bütün bu süreçte Gülseren aynı CHP’li babası gibi maddi ve manevi tutunacak hiçbir dal bulamıyor. Aile dağılıp gidiyor ve Gülseren hem iş hayatında hem aşk hayatında yakın tarihin gazete manşetlerine geçen önemli olaylarına ‘toslayıp’ duruyor. Mutlu olmaktan başka şey istemeyen Gülseren’in karşısındaki ‘kötü adam’ kim derseniz, ‘memleketin yakın tarihinde yaşanan tüm sosyal olaylar’ demek mümkün.

Tam da burada, Gülseren’in televizyonu sokağa attığı bölümü özellikle anmak gerekiyor. Çünkü evin içeriden fethedilişi, 1990’lar ve 2000’lerdeki ‘Televole kültürü’yle başlıyor. Anlayışlı halası İzzet’in (Merve Dizdar) gidişiyle iyice yalnızlaşan Gülseren, kanepede sürekli televizyon seyreden ailedeki son yoldaşı annesi İclal’i (Devrim Yakut) içi boş ve dejenere bir eğlence kültürüne kaptırdıkça akıl sağlığını da kaybediyor. Erkek şiddeti dahil her şeyi normalleştirmeyi öğrenmiş annenin, Gülseren’in hayatındaki olumsuz anlamda anahtar karakter olduğunu unutmamak gerek. Hayalci, iyimser baba ile her koşulda destekçi halaya karşılık anne, toplumun genel geçer statükocu ve maddi değerlerini simgeliyor. Yani, bir insanın yıkmakta en zorlanacağı değerleri… Anneyle kurduğu sevgi nefret ilişkisini anlamadan Gülseren’in trajedisini yerine oturtmak zor. Çünkü Gülseren, Türkiye’de kadın olmanın zorluklarını da yaşıyor. Zekâsıyla değil deliliğiyle anılıyor ve annesinden istediği manevi desteği göremedikçe işler onun için kötüye gidiyor. Aralarındaki ateş böceği anlaşmazlığı iletişimsizliklerinin açık bir göstergesi…

1999 tarihli oyun, yazıldığı dönemin medyasını, duyarsız haberciliği eleştiriyordu. Oyundaki televizyon muhabiri, filmde sosyal medya için video hazırlayan bir gence (Atakan Çelik) dönüşüyor. Bana sorarsanız, film oyun gibi 2000’lerin başında bitseydi ve yeni medya çağına hiç girmeseydi, daha iyi olabilirdi… İki binli yılların sadece sosyal medya videosuyla filme girmesi, belki gerekli bir ‘güncelleştirme’ ama yakın tarih üzerine kurulu bir oyunda son 20 yılın toplumsal olaylarına ucundan köşesinden girmenin ne kadar doğru olduğundan emin değilim. Son 20 yıl, belli ki başka bir oyunun ya da filmin konusu…

Buradan, uyarlamada eleştirdiğim ikinci noktaya gelebilirim. Oyun, Gülseren’in 12 Eylül’de içeri giren dindar dayısı Kürşat’ın (Bülent Çolak) darbe sonrasında yükselen mukaddesatçı milliyetçi siyaset içinde yer aldığının özellikle altını çizer. Film versiyonunda dayının darbe sonrasında siyasetten uzak tutulduğunu ve onun da bir tür tutunamayan haline geldiğini görüyoruz. Önceden bu kadar karikatürize edilmiş bir karakterin, içeri düşmesinden sonra ‘ruhani bir arayış yolculuğu’na çıkması açıkçası bana pek inandırıcı gelmedi.

Film uyarlamasının oyuna olan en üstün yanının ise babayla kız arasındaki sevgi bağının öne çıkarılması olduğunu düşünüyorum. Baba ve kız, birbirlerini iyi anlamanın ötesinde ‘iki tutunamayan’ olarak çiziliyorlar filmde. Babanın okuldan atılan Gülseren’e söylediği şu sözler de azımsanacak gibi değil: ‘Bu ülkede zekâ neden hep dayak yer? Ciddiyete iman etmişiz sanki… Nerede görsek öldürüyoruz, yok ediyoruz neşeyi sevinci...’ Bu arada, tecrübeli oyuncu Engin Alkan’ın Nazif Bey’de çok akılda kalıcı bir performans çıkardığını söylemek gerek.

Filmdeki diğer oyuncuları da beğendim. Gülseren rolündeki Ecem Erkek’in yorumuna gelirsek... Oyunu seyretmiş olanların, Ecem Erkek’le Demet Akbağ’ı ister istemez karşılaştıracağından eminim. Zekâsı, hâkim olamadığı dili ve hiç bitmeyen alay etme arzusuyla mahalleye sığamayan; erkekleri sürekli madara eden Gülseren, tıpkı ‘Bir Demet Tiyatro’nun Lütfiye’si gibi Yılmaz Erdoğan – Demet Akbağ iş birliğinin popüler kültürde iz bırakmış en unutulmaz karakterlerinden biri… İşte bu yüzden, Demet Akbağ gibi usta bir oyuncuyla özdeşleşmiş rolde oynamak ve herkesi memnun etmek, kuşkusuz hiç kolay değil. Ama Ecem Erkek’in Akbağ’ı taklit etmekten uzak kendine özgü bir yorumla üstüne düşeni yaptığını ve filme maksimum katkıyı verdiğini düşünüyorum.

Her şey bir yana, oyunla filmi ayıran özelliklerden biri oyunculuk tarzları aslında… O yüzden karşılaştırma yapmak kolay değil. Oyunu izlerken Yılmaz Erdoğan’ın oyunun en dramatik anlarında dahi komediden tümüyle vazgeçmediğini görmek mümkün. Film ise oyunun aksine dramatik ve göz yaşartıcı sahnelerle dolu. Kuşkusuz, Gülseren’e görücü gelmesi (Sinan Bengier yine çok komik) ve ‘Hoca’ (Beyti Engin) bölümü başta olmak üzere birçok iyi komedi sahnesi var filmde…

Ateş böceği metaforunun filmde doğum sahnesi başta olmak üzere çok daha iyi işlenip görselleştirildiği kesin… Gülseren için ateş böcekleri, sadece doğayı değil, memlekette nadir bulunan her şeyi simgeliyor. Özellikle de bir insana ait hayal dünyasını. Gülseren’in komünist amcası Hazım (Ushan Çakır) ve dindar – politik dayısı Kürşat’la yaptığı konuşmalardan, her ikisine günlük dille getirdiği dogmatizm eleştirisinden ve 1970’lerde penceresinden militan Veli’ye (Bora Akkaş) attığı laflardan çevresindeki her şeyi yakından takip eden, okuyan birisi olduğunu ama insanlarla uyum sağlayamadığı için hep yalnız kaldığını anlıyoruz. Gülseren’in kendisi de bir ateş böceği aslında…

Filmin sinemasallığı sadece ateş böceklerinden gelmiyor. Yönetmen Andaç Haznedaroğlu özellikle yıllar içinde değişen mahalle ve şehir dokusunu görselleştirirken her ayrıntıyı çok iyi kullanan, özenli ve sağlam bir iş çıkarıyor… Yakın tarihteki dönüm noktalarını anlatan gazete manşetlerinin kullanımını ve siyah beyaz fotoğrafların belgesel filme dönüşmesi gibi geçişleri de beğendim. Haznedaroğlu ve görüntü yönetmeni Hayk Kirakosyan, geçmiş dönemleri birbirinden ayıran pastel ve soluk renk paletleri üzerinden şekillendirmişler filmi… 1970’ler ve 1980’ler daha renkli ve canlı mahalle sahneleriyle nostaljik bir dille anlatılırken; 2000’li yıllar şehrin şık, yüksek binalar, büyük dijital ekranlarla kaplandığı karanlık gece çekimleriyle tasvir ediliyor. 1950’ler ve 1960’lar ise sepyaya yakın tonların izinden gidiyor…

Bütün sahne uyarlamalarında tiyatronun derinlerden gelip filmi teslim aldığı kaçınılmaz anlar vardır. ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’de de diyalog akışının öne çıktığı böyle çok an var… ‘Misafir’ (2016) filmiyle tanıyıp sevdiğim bir yönetmen olan Andaç Haznedaroğlu, doğru bir kararla filmin içindeki tiyatroyla savaşmıyor. Tam aksine, oyunculuğa ve diyaloglara geniş bir alan açıyor ama tiyatronun geri çekildiği sahnelerde de elinden gelenin en iyisini yapıyor.

Tiyatro ve sinema arasında hiç kuşkusuz çok güçlü ve derin bağlar var… Ama sahnede seyrettiğiniz bir oyunun film uyarlamasına denk geldiğinizde, her iki sanatın ne kadar farklı ve ‘uzlaşmaz’ olabileceğini bir kez daha görüyorsunuz. ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’nün film uyarlamasını seyrederken bir kez daha yaşadım bunu…

‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’ de sonuçta tiyatroyla sinema arasında kalmış bir film… Ama güzelliği de belki buradan geliyor. İyi işlenmiş tek derinlikli karakter ve onun çevresindeki ‘simgesel tipler’ üzerinden ilerleyerek duygusal bir komedi olmasını başarıyor; yakın tarihin başlıkları üzerinden memleketin geçirdiği değişim üzerine de düşündürüyor…

7/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00