Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Güney Afrikalı yönetmen Richard Stanley, ‘Hardware’ (1990) ve ‘Dust Devil’ (1992) gibi kült kabul edilen korku filmleriyle tanınıyor. Stanley, çekimleri sırasında yönetmenliğini bırakmak zorunda kaldığı ‘Dr. Moreau’nun Adası’ndan (1996) yıllar sonra ilk kez konulu uzun metraj bir filmle geliyor karşımıza.
2019 yapımı ‘Uzaydan Gelen Renk’ (Color Out of Space), Richard Stanley’nin korku edebiyatının öncü yazarlarından H.P. Lovecraft’ın (1890-1937) hikâyesinden uyarladığı bir film.
Lovecraft’in en sevdiği öyküleri arasında gösterdiği ‘Uzaydan Gelen Renk’, ilk olarak Eylül 1927’de bilimkurgu dergisi Amazing Stories’de yayımlandı. Yıllar içinde popüler eserlerinden biri haline geldi ve 1965 tarihli ‘Die Monster Die’dan başlayarak sinemaya birkaç kez adapte edildi.
Richard Stanley’nin senaryosunu Scarlett Amaris’le birlikte yazdığı ‘Uzaydan Gelen Renk’, hikâyeyi günümüze taşıyan bir uyarlama. Orijinal metne sadık kaldığını söylemek zor. Tam aksine, olay örgüsü, karakterleri ve alt metinleriyle hayli serbest bir uyarlama. Öte yandan, bazı bakımlardan Lovecraft’ın ruhuna sadık bir film.

Sadık kaldığı için de başka korku filmlerine pek benzemiyor. Stanley, eserin özünü alıp yorumluyor, kendi kişiliğini katıyor; ama onu anaakım bir Hollywood filmi haline getirmiyor. Formülleri bir yana bırakıp Lovecraft’ın izinden gidiyor.
Lovecraft, öyküde ‘uzaylı yaşam formu’nu bildiğimiz canlı varlıklar üzerinden tasvir etmez. Daha önce hiç görmediğimiz gizemli bir ‘renk’ vardır. Dünyaya meteor misali düşen ‘uzaylı yaşam formu’, asıl etkisini bölgedeki canlıları dönüştürerek gösterir.
Stanley de bütün filmi dönüşüm üzerinden kuruyor ve önce üç çocuklu Gardner ailesini tanıtıyor bize. Yıllarca şehirde kaldıktan sonra en yakın yerleşim yerinden 20 km uzaklıkta, orman içindeki babadan kalma evde yaşamaya başladıklarını öğreniyoruz. Meme kanserini yeni atlatan anne Theresa Gardner (Joely Richardson), çatı katındaki odasından müşterilerine finans danışmanlığı yaparken, eşi Nathan Gardner (Nicolas Cage) baba mesleği çiftçilikle uğraşıyor, bir deve türü olan alpakalarıyla yakından ilgileniyor. Evin kızı Lavinia (Madeleine Arthur), Pagan ayinleri yapan amatör bir büyücü… Benny (Brendan Meyer), arazideki kulübede yaşayan eski hippie Ezra’dan (Tommy Chong) aldığı otlarla kafayı bulmayı seven uzay meraklısı bir genç. Küçük Jack Jack (Julian Hilliard) ise kendi halinde sakin bir çocuk…

Meteor, eve yaklaşmasıyla birlikte aile üyelerini farklı şekillerde etkilemeye başlıyor. Sözgelimi, Nathan ve Theresa mastektomi ameliyatından sonra ilk kez sevişirlerken meteor düşene kadar hiçbir şey fark etmiyorlar. Lavinia uyuyor. Benny bir süreliğine donup kalırken, Jack Jack şoka giriyor. Meteorun düşmesiyle birlikte Nathan’ı rahatsız eden kokuyu diğerleri hissetmiyor bile… Asıl değişimler ise bir gün sonra başlıyor. Evin çevresinde mantar gibi çiçekler açıyor, domatesler kısa sürede olgunlaşıyor.
Meteorla gelen varlığın, zaman algısını değiştirdiğini sadece Benny fark ederken, dakikalarca aynı noktaya bakan Jack Jack ‘arkadaşı’yla oynadığını söylüyor. Nathan özellikle çocuklarına karşı giderek daha tahammülsüz bir babaya dönüşürken, başlangıçta hiçbir şeyden etkilenmemiş gibi görünen Theresa, mutfaktaki ürpertici dalgınlığıyla peş peşe gelecek kötü olayların adeta startını veriyor.
Kuşkusuz korku gerilim unsurları ağır basıyor ama ‘Uzaydan Gelen Renk’ aynı zamanda bir bilimkurgu. ‘Dünyaya inen uzaylı’ filmlerine pek benzemediği kesin. Daha çok ‘Stalker’ tarzındaki ‘bölge filmleri’ ile akrabalık taşıyor. Kaldı ki, Lovecraft’ın hikâyesi de bilim insanlarının çözemediği, kontrol edemediği, anlaşılmaz olayların gerçekleştiği ‘bölge’yle ilgili anlatı ve tanıklıklar üzerine kuruludur.

Richard Stanley, Lovecraft’ın öyküsünü birkaç gün içinde geçen ürpertici ve tuhaf bir aile gerilimine çevirse de sonuçta bir ‘bölge filmi’ çektiğinin farkında. Uzaydan gelen gizemli ‘renk’in amacı, ilk bakışta belirsiz gibi görünüyor ama bölge içindeki canlı hayata egemen olduğu ve dönüştürdüğü kesin.
Stanley filmini rahatsız edici ama seyri keyifli bir görsel deneyim olarak tasarlayıp gerçekleştirme konusunda gerçekten başarılı. Lovecraft’ın eserlerinde sözünü ettiği hayali Arkham bölgesinin ışık geçirmez karanlık ormanlarını gösteren açılış sahnesinin gizemli tekinsizliğiyle açılıyor film. Stanley, bize Gardner ailesinin sıradan bir gününden anlar sunarken aynı tekinsizliği hissettiriyor. Öyle ki, bize uygarlıktan çok uzak ve savunmasız geliyorlar. Tam da burada, ıssız ormandaki esrarengiz aile çılgınlığı üzerine kurulu ‘The Witch’ (2015) filmini hatırlamak mümkün.
Stanley ilk bölümde karakterleri yaşadıkları çevreyle birlikte gösteren genel planları tercih ediyor. Lavinia’nın büyü yaptığı sahne dışında ışığı, ferahlığı pek hissedemediğimiz bir görsel atmosfer var. Meteorun düşüşüyle birlikte karanlık artıyor. Uzaydan gelen yaşam formu canlı, parlak ama zehirli renklerle kendini gösterirken, film ilerleyen bölümlerde karanlıkla parlak renkler arasında geçiyor.

Stanley, uzaydan gelen rengin bölgeyi dönüştürme sürecini görsel olarak etkili ve güçlü imgelerle anlatıyor. Karakterlerin dönüşümünü ise elbette oyunculukla yansıtıyor. ‘Uzaydan Gelen Renk’ ikinci yarısında bir çılgınlık ve cinnet filmine dönüşüyor. Özellikle ‘Vampire’s Kiss’den (1988) bu yana çıldıran, uç noktalara giden karakterleri oynama konusundaki becerilerini bildiğimiz Nicolas Cage ne kadar doğru bir seçim olduğunu gösterirken, Joely Richardson da iyi iş çıkarıyor. Lavinia rolündeki genç Madeleine Arthur’un performansını unutmayalım. Arthur, seyircinin daha çok duygusal bağ kurduğu karakter olmanın gereklerini yerine fazlasıyla getiriyor.
Alt metinlere geçersek yönetmen Richard Stanley’nin kanser hastalığını bir tür metafor olarak kullandığını düşünebiliriz. Uzaylı yaşam formu, su kuyusuna yerleşerek yeraltı suları üzerinden doğaya ve insanlara nüfuz ediyor. Kanserli bir hücrenin çoğalması gibi yayılıyor. Öte yandan, Lavinia’nın yaptığı Pagan koruma büyüsünün de benzer bir metafor olduğu düşünülebilir. Büyünün görünmez güçleri harekete geçirme amacını taşıdığını unutmayalım. Renkli ışık dalgalarını saymazsak Gardner ailesi de sonuçta görünmez bir güçle karşı karşıya değil mi? Son olarak, Benny’nin dediği gibi rengin ‘kara delik’ gibi zamanı büktüğünü ve her şeyi içine doğru çektiği de hesaba katılmalı. Açılış sahnesindeki tüm ayrıntılar, filmi anlam olarak zenginleştiren alt metinlere götürüyor bizi.

Meteorun düşüşüyle sadece Nathan’ın hissettiği o dayanılmaz koku, ‘uzaydan gelen rengin’ ailenin her üyesi üzerinde farklı etkiler yaptığının açık bir kanıtı. Öyle ki bir noktadan sonra beşinin de son derece özel ve sübjektif deneyimler yaşadığını görüyoruz. Fiziksel ve ruhsal olarak öylesine farklı etkileniyorlar ki aralarındaki iletişim kopuyor; aile deyince aklımıza gelen yardımlaşma ve dayanışma duygusu giderek zayıflıyor; nerdeyse herkes kendi başına kalıyor. Theresa’nın Jack Jack’e yardım etmek istemesiyle gerçekleşen trajik olay, onları birbirinden uzaklaştırıyor; herkes kendi alemine geçiyor.
Stanley’nin derdi, aile temasını ahlakçı bir mesaja bağlamak veya klasik bir Hollywood filmi gibi aile övgüsüne girmek değil. Asıl hedefi sanki ‘ailenin parçalanıp dağılmasına neden olan en zayıf noktaları’ ortaya koymak… Tam da burada, anne ve babanın uzaydan gelen renge neredeyse hiçbir direnç gösteremediklerini unutmamak gerek. Rengin asıl büyük etkileri başlamadan önce anne ve babanın, subilimci ve araştırmacı Ward’a (Elliot Knight) biraz yakın davrandı diye Lavinia’yı nasıl uyarıp kalbini kırdıklarını akıldan çıkarmamak gerek. İkisi de Lavinia’ya karşı çok duyarsız ve korumacı davranıyorlar. İronik olan, rengin ortama egemen olmasıyla korumacı yanlarının tümüyle ortadan kaybolması, hatta biraz bencilleşmeleri.

Nathan kısa sürede, eleştirdiği kendi babası gibi biri olup çıkıyor. Renk, onun içindeki baskıcı, hoşgörüsüz babayı açığa çıkarıyor. Nathan çiftlik hayatına, Theresa ise kendi işine odaklanarak olup bitenleri görmekte gecikiyor. Ergenlik çağındaki Benny ve Lavinia, ebeveynlerine oranla daha dirençli çıkıyorlar. ‘Sistem dışı’ hippi Ezra ise olup bitenleri önceden fark eden bir bilge gibi…
Kuşkusuz tüm bunlar hikâyenin derinlerindeki alt metinler… Tehlike karşısında aile birliğinin bir türlü kurulamaması ve bunun nedenleri, filmin hikâyesini daha anlamlı hale getiriyor. Sadece bilimsel gerçeklerden hareket ederek Gardner ailesini ve yetkilileri uyarmaya çalışan subilimci Ward da kayda değer bir karakter.
Richard Stanley’nin Portekiz’de çektiği ‘Uzaydan Gelen Renk’i Lovecraft ruhunu hissettirebilen korku ağırlıklı bir bilimkurgu olarak beğendim. Özel efektlerin tasarımını, Colin Stetson imzalı müzikleri ve Steve Annis’in görüntülerini de sevdim. Umarım Stanley’nin üçleme olarak çekmek istediği Lovecraft uyarlamalarının devamı gelir ve planladığı ‘The Dunwich Horror’ı çok gecikmeden seyrederiz.
Türün meraklılarına gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Ama finalde her soruya yanıt bulmak isteyenlere önermem. Ayrıca karanlık ve tuhaf bir film olduğunu unutmayın. BeinConnect’te seyredebilirsiniz.
7/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00