Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Geçtiğimiz haftalarda Kalamış’tan Bostancı’ya kadar uzanan sahil şeridini boydan boya kaplayan deniz salyasıyla karşılaştığım ilk günü herhalde hayatım boyunca hiç unutamayacağım. Kuşkusuz varlığından haberim vardı ama orada olmak, müsilajla fiziksel olarak karşı karşıya gelmek, fotoğraflardan görmeye ya da videodan seyretmeye hiç benzemiyordu. Müsilaj çevresindeki tüm manzarayla birlikte çok daha trajik bir anlam kazanıyordu.

Yıl boyunca yaz kış o sahilden denize girenler o gün de mayolarıyla gelmiş, kumsalda güneşlenerek vakit geçirmeye çalışıyor, müsilajı seyrediyorlardı. Öyle ki onları uzaktan gören biri, umutsuzluk içinde denizin temizlenmesini beklediklerini düşünebilirdi.

Henüz kafe ve restoranların açılmadığı günlerdi. İnsanlar her zaman olduğu gibi temiz hava almak, spor yapmak, yürümek ve piknik keyfi için sahili doldurmuştu ama denize baktıklarında gördükleri tek şey müsilajın mide bulandırıcı çirkin görüntüsüydü.

Gerçekten üzücü ve iç karartıcı bir deneyimdi… Kıyıdaki müsilaj öylesine yoğundu ki hakkında hiçbir şey bilmeyenler bile gelip geçici bir sorun olmadığını anlayabiliyorlardı.

Bir yanda Covid-19 pandemisini yaşayan maskeli insanlar, diğer yanda can çekişen bir deniz… ‘Tam bir distopya filmi gibi’ dedim, kendi kendime.

Caddebostan sahili...
Caddebostan sahili...

Dünyanın en güzel iç denizlerinden biri olan Marmara’nın kirliliği, çocukluk yıllarımda da çok konuşulurdu. Hafızam beni yanıltmıyorsa, özellikle 1980’lerde, akıntıların temiz tuttuğu Boğaz dışında İstanbul kıyılarında denize girmek büyük cesaret isterdi. Ama sonra kurulan arıtma tesislerinin Marmara’yı kurtardığına inandık ya da inanmak istedik. Yıllar boyunca Kalamış – Bostancı arasında yürürken plajlarda denize girenleri görmek, o kötü günlerin geride kaldığını düşündürürdü hep bana. Ama Marmara Denizi’ni o şekilde görmek bir şeylerin yıllardır yanlış gittiğinin açık bir kanıtıydı.

Sonraki günlerde, müsilaj memleketin her zaman çok yoğun ve gergin olan gündemine manşetlerden girdi. Marmara Denizi’nin verdiği alarm sinyali, duyulmayacak, görülmeyecek gibi değildi zaten. Yıllar boyunca dipten dibe gelişen müsilajdan çok daha sinsi ve görülmez çevre sorunları olduğunu unutmamak gerek. Sözgelimi, Covid-19 bazı bilim insanlarına göre sinsi bir çevre sorunu aslında. Hayvanların sağlığına sahip çıkmadığımız sürece başımıza çok daha fazla virüsün bela olacağını söyleyen uzmanlar var.

Kuşkusuz, müsilaja acil bir çözüm bulmanın mümkün olmadığını biliyorum ama bilimin Marmara’yı er ya da geç kurtaracağına inanıyorum. Çünkü bilimi rehber olarak kabul ettiğimiz sürece çevre sorunlarının çoğundan kurtulmamız olası. Ama bilimin rehberliğini kabul etmek başta Batı ülkeleri olmak üzere sanıldığı gibi öyle çok kolay değil.

İşte tam da bu nedenle bu yazıda herkesin seyretmesi gereken iki belgeselden söz etmek istiyorum.

İlki 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle Netflix’te yayınlanan 2021 tarihli ‘Gezegenimizin Kritik Eşikleri’ (Breaking Boundaries: Science of Our Planet)… Anlatıcılığını David Attenborough’nun yaptığı belgeselde bilim insanları, önlem alınmadığı sürece gezegenimizin son 10 bin yılındaki ‘halosen dönemi’nde kurduğumuz uygarlığın ne kadar büyük bir tehdit altında olduğunu tane tane, somut örneklerle, son derece açıklayıcı bir dille anlatıyorlar. Küresel felaketin ciddiyetini insanlara net şekilde anlatan Johan Rockström, belgeselin bir yerinde göktaşı metaforunu kullanıyor: ‘Şu an dünyaya bir göktaşının yaklaştığını öğrensek bütün insanlık onu durdurmak için bir araya gelir’ dedikten sonra göktaşı benzeri bir felaketin çoktandır yaklaştığını ama insanların onu durdurmak için henüz bir araya gelip harekete geçmediğinin altını çiziyor.

Yağmur ormanlarının azalması, okyanuslardaki asitlenme, tarımda gübre olarak kullanılan azot ve fosforun yarattığı kirlilik gibi konularda ‘kritik eşikleri’ çoktan geçtiğimizi gördükçe moralimiz daha da bozuluyor. Hatta belgeselin uzun süre bir korku gerilim filmi gibi geliştiği kesin. Felaket filmi senaryosu yazmak ve distopya öyküleri hayal etmek isteyenler için gerçekten çok malzeme var. Ama asıl niyet kuşkusuz korkutmak değil, uyarmak. Belgeselin son bölümünde, bilim insanlarının tüm sorunlar için çözüm yollarını çoktan bulmuş olduğunu ama dünya liderlerinin hâlâ harekete geçmediklerini anlıyoruz. Sözgelimi, sadece fosil yakıtların kullanımının düşürülmesiyle çok büyük adım atılacağı çoktandır bilinen bir gerçek ama bu konuda tüm önlemler nerdeyse kaplumbağa hızıyla alınıyor. Çünkü dünyadaki birçok lider ekonomik büyüme peşinde ve hiçbir elini taşın altına sokmak istemiyor. İşte bu yüzden, Attenborough ve Rockström sorunun artık BM Güvenlik Konseyi tarafından ele alınmasından yanalar. Acil önlemler alınıp 2030’a kadar sıkı şekilde uygulanmazsa yaklaşan çevre felaketini kontrol etme ve durdurma şansımızın kalmayacağını açık açık söylüyorlar. Yine de çok umutlu bitiriyorlar filmi.

Jon Clay’in yönettiği belgesel, film estetiği açıdan açıkçası iddiasız. Ama seyirciyi duygusal ve düşünsel olarak yakalayarak hedefine ulaştığını düşünüyorum.

Avustralyalı sinemacı Damon Gameau’nun yönettiği, BeinConnect’te seyredebileceğiniz 2019 yapımı ‘2040’ ise film dili açısından daha iddialı ve özgün nitelikler taşıyan bir belgesel. ‘Gezegenimizin Kritik Eşikleri’nin son bölümünde ortaya koyulan çözümler, ‘2040’da en başından itibaren tek tek ele alınıyor. Hatta bilim insanlarının önerileri hayata geçirilirse, tüm insanlığı bekleyen aydınlık gelecekten ütopik imgeler bile sunuluyor. Kızı Velvet’in geleceği için belgeseli çeken Gameau içinde olmak isteyeceğimiz, bizi yaşama sevinciyle dolduran umut dolu bir 2040 manzarası çiziyor. Gerçek olması için yapmamız gerekenleri ise tek tek anlatıyor. Brian Von Herzen gibi bilim insanlarının deniz yosunlarıyla yaptıklarını gördükçe inancınız ve umudunuz artıyor.

Kaldı ki, Gameau’nun insanların içini karartan, morallerini bozan bir çevre filmi yapmak istemediği en başından belli… Naif bir çocuk dünyası kurmak istediği için belgeselin bazı sahnelerinde ‘oyuncak maket’lerden yararlanıyor. Sanki bir çocuğun oyun odasındaymışız gibi tasarlıyor sahneleri… Bazen de bilim insanlarını konuşan minik oyuncaklar gibi gerçek dünyanın içinde bir yere, mesela bir rüzgâr türbininin üstünde görüntülüyor. Film boyunca dünyanın farklı ülkelerindeki çocuklarla röportaj yapan Gameau’nun derdi, bu dünyayı çocuklarımıza bırakacak olduğumuzun altını çizmek.

İki belgeseli de seyrederken Marmara Denizi’ndeki müsilajın küresel çevre sorunlarından bağımsız olmadığını daha iyi anlıyorsunuz. Okyanus ısısındaki birkaç derecelik yükselmenin mercan resiflerini nasıl yok ettiğini gördükten sonra değil Marmara; Akdeniz, Ege ve Karadeniz’in aslında ne kadar savunmasız olduğunu düşünmek mümkün. Sadece kıyıları değil, denizi bir bütün olarak koruma mantığı yerleşmedikçe, sorunun Marmara’yı aşacağını tahmin etmek zor değil.

Müsilaj belasını keşke çevre sorunlarına daha duyarlı olmak için bir fırsat olarak kullanabilsek. Keşke evde kaynayan tencereyle çevre sorunları arasında hiçbir fark olmadığını görebilsek. Ekonomik refahımıza gösterdiğimiz özeni keşke küresel iklim sorununa da gösterebilsek.

Bugün dünyada birçok kişi, bilim insanlarının küresel ısınmaya hâlâ bir çözüm bulamadığını düşünüyor ne yazık ki. Oysa bu iki belgeseli seyredince çözümlerin çoktan bulunduğunu ama uygulanmadıklarını görüyorsunuz.

Peki ama çözümler bu kadar ortadayken neden ülkeler bir araya gelip acil önlemler almıyor?

Gameau, önceki belgesele göre bir adım ileri gidip bu sorunun da yanıtını arıyor ve çevreci bilim insanlarının çabalarına karşı ‘küresel ısınma’yı yok sayan güçlü lobilere dikkatimizi çekiyor. O lobilerin yıllar önce tütünün sağlığa zararlı olmadığını iddia edenlerden hiçbir farkı yok aslında. Söz konusu lobiler alınacak önlemlerle birlikte birçok sektörün çökmesinden, kârların düşmesinden korkuyorlar.

Siyasi liderler ise değişim nedeniyle doğacak işsizlikten, ekonomik krizlerin derinleşmesiyle oluşacak sosyal sorunlardan endişe ediyorlar. Oysa ‘2040’ başta olmak üzere her iki belgeselde, işsizlik dahil tüm bu sosyal sorunlarla nasıl başa çıkılacağına dair çözüm önerileri de yer alıyor.

Tam da bu noktada, dünyadaki tüm seçmenlerin çevreyle ilgili alınacak önlemler konusunda daha istekli olması gerektiği açık. Ayrıca belgeselleri seyrederken birey olarak üstümüze düşen başka görevler olduğunu da öğreniyoruz.

Başta söylediğim gibi bilim insanlarının müsilaj sorununa çözüm bulacağına, Marmara’yı kurtaracağına inanıyorum. Aynı umudu keşke gezegenin bütünü için de taşıyabilsem. Tek bildiğim, önlem alınmazsa çevre sorunlarının önümüzdeki yıllarda dünyanın bir numaralı sorunu haline geleceği ve çok değil 20 yıl sonra tüm insanlığın bugünleri ‘O yıllarda ne aptalca şeylerle uğraşıyormuşuz’ diye pişmanlıkla hatırlayacağı…

Johan Rockström, ‘Gezegenimizin Kritik Eşikleri’nin açılış bölümünde, gece yarısı karanlıkta virajlı bir dağ yolunda ilerleyen otomobil için farlar neyse insanlık için de bilimin o olduğunu söylüyor. Sonuçta, gezegenimiz son derece virajlı bir yolda ilerliyor ve farların ışığına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00