Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Hollywood’dan gelen iddialı yaz filmlerinin peş peşe seyircilerle buluştuğu, gösterimlerin artık ertelenmediği bir dönemdeyiz. Seyircilerin evindeki küçük ekranların başından kalkıp sinema salonlarına dönme konusunda birçok ülkeye oranla daha nazlı ve isteksiz davrandığı Türkiye’de bile dağıtımcılar ve salon işletmeciler için olumlu gelişmeler yaşanıyor. ‘Hızlı ve Öfkeli 9’ 800 bin seyirciye yaklaşırken, ‘Black Widow’un 320 bin seyirciyi aştığını görüyoruz.

Dünyayla aynı anda Türkiye’de de gösterime giren ‘Jungle Cruise’, 2021 yazının seyirciyi sinema salonlarına çekebilecek iddialı filmlerinden biri olarak sivriliyor. ‘Karayip Korsanları’ gibi Disney’in aynı adlı oyun parkından esinlenen film, sizi iki saatliğine başka bir dünyaya götürmeyi vadeden bir ‘kaçış sineması’ örneği.

‘Jungle Cruise’, fonda Metallica grubunun ‘Nothing Else Matters’ adlı şarkısının senfonik yorumunu dinlediğimiz ve bizi 16. Yüzyıl’a götüren bir sahneyle açılıyor. İspanyol sömürgeci Don Lope de Aguirre (Edgar Ramirez) liderliğinde Amazon’un derinliklerinde Hayat Ağacı’nı arayan bir keşif ekibi, katlettikleri yerliler tarafından sonsuza kadar lanetleniyor.

Hemen ardından gelen ve 1916’da Londra’da geçen sekansta ise aynı ağacın peşine düşmeye hazırlanan botanikçi Dr. Lily Houghton (Emily Blunt) ve kardeşi MacGregor (Jack Whitehall) ile tanışıyoruz. Filmin kötü adamı üniformalı Alman Prensi Joachim (Jesse Plemons) de aynı sekansta karşımıza çıkıyor. Maceraperest bilim insanı Lily, Royal Society’de saklanan ve Hayat Ağacı’nın bulunduğu yeri işaret ettiğine inanılan ‘ok ucu’nu Prens Joachim’den önce elde ederek maceranın ‘Londra raundu’nda bir adım öne geçiyor.

Amazon’da ise bizi filmin diğer kahramanı tekne kaptanı Frank ‘Skipper’ Wolff, (Dwayne Johnson) bekliyor. Aslında tam olarak bir kahraman gibi karşımıza çıktığı söylenemez. Teknesine binen turistleri soğuk esprileriyle güldürmeye çalışırken görüyoruz onu önce… Sonra da yerlilerle birlikte tezgahladığı sahte korkutma numaralarıyla müşterilerinden daha çok para sızdırmak isterken… Frank güvenilmez biri izlenimi verse de Lily ve kardeşi MacGregor, Amazon yolculuğuna varlıklı ve güçlü Nilo’nun (Paul Giamatti) değil, onun teknesiyle çıkıyorlar. Nilo yüzündeki feci güneş yanıklarıyla her halinden bölgenin yabancısı olduğunu hissettiğimiz beyaz bir kolonyalist. Frank ise barı basan kaplanla kavgaya girdiği için gözüne giriyor Lily’nin. Ne var ki, aralarındaki güven ilişkisi yolculuğun nerdeyse her aşamasında ayrı bir sorun oluyor. Bu arada, orantısız güç kullanmaktan hiç çekinmeyen acımasız Prens Joachim de Alman savaş denizaltısı ve ekibiyle birlikte onların peşine düşüyor.

‘Jungle Cruise’, 1980’li yıllarda George Lucas ve Steven Spielberg ikilisinin ‘Kutsal Hazine Avcıları’yla (Raiders of the Lost Ark) yeniden popüler hale getirdiği eski usul egzotik seriyal macera filmlerinin havasını taşıyor. ‘Kutsal Hazine Avcıları’ gibi ‘Jungle Cruise’ da tarihsel gerçeklik ile fantastik olanı aksiyon ve macera türüyle birleştiriyor. Tabi burada, Lily ve Frank’in çatışmalı ilişkisi üzerinden gelişen romantik komedi dokusunu unutmamak gerek. Ki ‘Kutsal Hazine Avciları’nda da benzer bir yan öykü vardır. Lily, 1930’lu yılların ‘screwball’ filmlerinde karşımıza çıkan, cinsiyetçi erkeklere kök söktüren, o güçlü, akıllı ve becerikli kadınları getiriyor aklımıza.

‘Kutsal Hazine Avcıları’ndaki Nazilerin yerini bu filmde Prens Joachim ve emrindeki Alman askerler alıyor. Ne var ki, Lily’nin karşısındaki tek engel onlar değil. Çünkü Prens Joachim, Lily’ye karşı geçmişin İspanyol sömürgecileriyle ittifak yapmaktan çekinmiyor. Film, özellikle Aguirre ve arkadaşlarının Amazon nehrindeki kaçma ve kovalamacaya dahil olmasıyla birlikte ‘Karayip Korsanları’ serisini hatırlatıyor. ‘Jungle Cruise’ ölülerin, büyüler ve lanetler aracılığıyla yaşayanların dünyasına karıştığı, gerçeklikten uzak masalsı, fantastik bir dünya sunuyor seyircilere.

‘Jungle Cruise’u, Indiana Jones ve Karayip Korsanları serisinden ayrıştıran özelliklerinden biri, kadın kahraman olarak Lily’nin varlığı… Filmin başında, Londra’daki bilim cemiyeti Royal Society’deki eril iktidara verdiği mücadele sırasında tanıyoruz onu. Kapıdan kovulduğu yere, gerektiğinde bacadan girip istediğini almasını bilen biri Lily. Dönemin genel geçer eğilimlerine karşı çıkarak pantolon giymesinin o yıllarda erkekler arasında gördüğü tepki, günümüzün genç kuşak seyircileri için belki anlaşılabilir bir yaklaşım değil. Öte yandan, dönemin en başarılı bilim insanlarını toplayan bir kuruluştaki kadın düşmanlığının vurgulanması anlamlı. Lily’yi kendi dönemi için öncü haline getiren bir başka özelliği daha var. Filmin ilerleyen bölümlerinde, eşcinsel yönelimleri yüzünden ailesinin dışladığı erkek kardeşine tek başına kol kanat gerdiğini de görüyoruz.

Özetle Lily, eski usul seriyal macera filmlerinde görmediğimiz modern bir karakter. Yeri gelmişken, bölgedeki Amazon yerlilerinin kadın lider Sam (Veronica Falcon) tarafından yönetildiğini de belirtelim. Ama cinsiyet ayrımcılığı eleştirisini çıkardığımızda ‘Jungle Cruise’un senaryosundan dişe dokunur çok fazla şey kalmıyor geriye. Sözgelimi Aguirre ve arkadaşları üzerinden kayda değer bir sömürgecilik eleştirisi getirildiği söylenemez. Aguirre gerçeklik hissi vermeyen şeytansı bir karakter olmanın ötesine geçemiyor ne yazık ki… Amazon’un derinliklerinde kaybolan Avrupalı Hıristiyan beyaz sömürgecilerin hastalıklı, marazi ve akıl dışı yanlarını son derece karanlık bir tonda anlatan Werner Herzog’un 1972 yapımı ‘Aguirre, Tanrının Gazabı’ gibi radikal ve karanlık bir film beklemiyorum elbette Disney’den... ‘Jungle Cruise’ sonuçta seyirciyi iki saatliğine başka dünyalara götürmeye çalışan bir kaçış filmi ve politik alt metinleri derinleştirmek gibi bir derdi, hedefi yok.

Peki, bir kaçış filmi olarak nasıl? Film akıp gidiyor ama olayların ilgiye değer şekilde geliştiği, öyle çok parlak bir hikâye örgüsünden söz edilemez. İlerleyen bölümlerde bazı sürprizler bekliyor bizi ama her şey bittiğinde hikâyenin bende kalıcı bir iz bıraktığını söylemem zor. Lily ile Frank arasındaki bol çatışmalı romantik komedi öyküsüne senaryonun en sağlam damarı gözüyle bakılabilir aslında. Ama esinlendiği John Huston klasiği ‘The African Queen’ (1951) ile karşılaştırmamak şartıyla…

Hikâye, özel efekt şovu içeren sahneleri peş peşe sıralamanın ötesine geçemiyor sanki. Glenn Ficarra, John Requa ve Michael Green imzasını taşıyan senaryonun kayda değer en önemli artısı, karakterleri aksiyon ve maceraya kurban etmeden ön plana çıkarabilmesi. Tam da bu nedenle, filmin sağlam yanlarından birinin oyunculuk olduğunu düşünüyorum. Başta Emily Blunt, Dwayne Johnson, Jack Whitehall ve Jesse Plemons olmak üzere herkes elinden geleni yapıyor, filmi yukarı taşımayı başarıyorlar.

Birbirlerine pek benzemeyen, farklı türlerdeki ‘Orphan’, ‘Unknown’, ‘The Shallow’ gibi filmleriyle tanıdığımız Katalan sinemacı Jaume Collet-Serra, nerdeyse her anında özel efektlerin varlığını hissettiğimiz, bilgisayardan çıkma kadrajlarla geliyor karşımıza. Amazon gibi bir bölgede geçen filmde biraz daha ‘organik bir sinema’ ve doğallık duygusu bekliyoruz ama Hawaii, Atlanta ve Georgia’da çekilen ‘Jungle Cruise’ bu haliyle dijital Amazon dekorunda geçen geçen bir bilgisayar oyununu andırıyor.

‘Jungle Cruise’ nostaljik afişi ve ilk sahnelerinden itibaren taşıdığı duyguyla o eski seriyal filmlere bir dönüş niteliği taşıyor. Bu yanıyla, özellikle ABD’de fantastik macera filmlerini özleyen aile seyircisini yakalayan bir film olarak gişelerde öne çıkıyor.

Çok beğenmemiş olsam da şu boğucu derecede sıcak yaz günlerinde serin bir sinema salonunda 2 saatliğine olsun hayal dünyalarına kaçmak isteyenlere tavsiye ederim.

5.5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00