Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Erdem Tepegöz’ün yazıp yönettiği 2012 yapımı ‘Zerre’, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ zihnimden çıkmayan filmlerdendir… İş bulmaya, hayata tutunmaya ve ailesini geçindirmeye çalışan bir tekstil işçisinin hikâyesidir. Düz, basit, yalın ve etkileyicidir. Ana karakterin peşine takılan hareketli kamerasıyla yer yer Dardenne Kardeşler'in sinemasını akla getirse de görsel atmosfere gösterdiği özen ve resimleriyle kendine özgü bir dünya kurar. Benzer temalar, karakterler, sorunlar ve benzer üslupların çevresinde dönüp duran yerli filmler arasında ayrı bir yerde durur. Yaklaşık 8.5 yıl sonra sinemalarda gösterime giren ikinci uzun konulu filmi için de aynısını söylemek mümkün.

Üstelik, ‘Zerre’ye göre hayli farklı bir film duruyor karşımızda. İşçi sınıfı öyküsü anlatması açısından kuşkusuz ortak noktalar var ama ‘Gölgeler İçinde’, öncelikle bilimkurgu - distopya türünde değerlendirilmesi gereken bir film.

Hikâyenin hangi zamanda, hangi ülkede geçtiğine dair ipucu yok. Mekânın 20’nci veya 21’nci yüzyılı işaret ettiği açık. Ağır sanayiye geçişin ilk dönemlerinden kalma, eski ve büyük bir fabrikadayız. Her yerde karşımıza çıkan güvenlik kameraları ve işçileri test eden o tuhaf cihaz dışında teknolojinin varlığından söz edilemez.

‘Gelecek tasavvuru’ açısından baktığımızda Terry Gilliam’ın ’12 Maymun’da, yeraltında yaşamaya mahkûm olmuş ama zaman makinesini icat etmiş insanların o kırık dökük, toplama parçalardan oluşan ileri teknolojilerini akla getiren bir durum var. Aynı şeyi fabrikadaki makineler veya üretim için söylemek imkânsız.

Üretim biçimi, 20. Yüzyıl’ın ilk dönemleri, hatta 19. Yüzyıl sonlarından kalma ağır sanayi fabrikalarını işaret ederken; fabrikanın idaresi ve üretim kontrol yönteminde 20. Yüzyıl’ın son çeyreğindeki teknoloji kullanılıyor. Filmin ruhu tam olarak bu çelişkide düğümleniyor sanki… Sonuçta, kapitalizmin iki farklı döneminin birleştiği bir yerdeyiz. İşçi haklarının olmadığı; insanların karın tokluğuna ve yatacak yer karşılığında çalıştığı fabrika fikri, bizi kapitalizmin ilk yıllarına götürüyor. Gözetleme üzerine kurulan yönetim biçimi ise daha ileriki bir aşamaya….

Daha önemlisi, her köşeye her detaya sinmiş bir yoksulluk ve yoksunluk var. Her tür yiyecek ve kaynak sınırlı. Fabrika ve çevresinin bazı bakımlardan totaliter rejimlerdeki çalışma kamplarını hatırlattığı dahi söylenebilir.

Bütün bunları Erdem Tepegöz’ün filmi için seçtiği mekândan ve mekân içindeki prodüksiyon tasarımından çıkarıyoruz. İşte bu yüzden, görüntülerin en az diyaloglar kadar çok şey anlattığı bir filmin içindeyiz. ‘Gölgeler İçinde’ her şeyiyle bir atmosfer filmi. Yeri gelmişken, Tepegöz’ün filmi Gürcistan’daki bir maden kasabasında, hâlâ aktif durumda olan, yani üretimin devam ettiği bir fabrika ve çevresinde çektiğini belirtelim. Tepegöz, mekân seçimi ve o mekân içindeki resimleriyle filmin ruhunu belirleyen yönetmenlerden. Kuşkusuz, burada Hayk Kirakosyan’la birlikte yakaladıkları renk paletinin de etkisi var. Renk dokusunun bana bir zamanların, Orwo marka negatif filmlerle çekilen Sovyet estetiğini hatırlattığını söyleyebilirim. Özetle, film başlar başlamaz başka bir dünyanın içine ışınlanıyoruz adeta.

Hikâye, Numan Acar’ın canlandırdığı bir işçinin makinesinin bozulmasıyla şekilleniyor. Sorunu kendi başına çözemeyince Tamirci’ye (Vedat Erincin) başvuruyor. Kafka romanlarından çıkmış bir karakteri andıran Tamirci, bulmaca gibi açıklamalarıyla gizemi daha da büyütüyor; ayrıca soruna çözüm getiremiyor. Tüm bunlar, fabrikanın parçası olmaya alışmış, belli ki çok uzun süredir aynı şekilde yaşayıp giden işçi için sistemde adeta bir gedik açıyor. Geceleri kaldığı yerde duyduğu gizemli sesler de kafasını karıştırınca, kendilerini göstermeden fabrikayı yönetenlerin kurduğu sistemi sorgulamaya ve kurcalamaya başlıyor. Tüm bu süreçte ana karakterin hikâyesini merak ve itaatsizlik yönlendiriyor. O güne kadar yürürlükte olan korkutma ve sindirme düzenine karşı koyup sorgulamayı ve ‘kurcalamayı’ sürdürdükçe sistemin işleyişine dair yeni şeyler keşfediyor.

Hikâye kuşkusuz çok farklı okumalara açık. Erdem Tepegöz bütün sorulara yanıt verip gizem perdesini kaldırmak yerine sadece sistemin kırılganlığını ve çözülüşünü gösteriyor bize. Gerisini tümüyle seyircilere bırakıyor. Bir kısım seyircinin ‘Ee, sonra?’ diyip rahatsız olacağı final, işçiler için sondan ziyade yeni bir başlangıcı ifade ediyor. Tepegöz, belli ki finali öncelikle resim olarak tasarlamış. O resmin anlamlarını okuduğumda kendi adıma sınıf bilinci ve dayanışmanın yanı sıra, yorgun ama hâlâ her şeyi değiştirebilecek bir güç görüyorum.

Film bir yanıyla, fabrika ve çevresinde göremediğimiz ama varlığını hissettiğimiz iktidar fikriyle ilgili sanki… Ana karakter, süreç içinde Tamirci ve kendisi dahil bütün işçilerin farkında olmadan iktidarın parçası hatta temsilcisi haline geldiğini keşfediyor. Çünkü iktidarın asıl gücü kendi mutlaklığına dair yarattığı inanç ve korkudan geliyor. Ana karakter bunu keşfedip, her şeyin üstüne gittikçe iktidarın zayıflığını da keşfediyor.

Dikkat çekici bir başka nokta, işçilerin tam olarak fabrikada o işi ne için yaptıklarını, neyin parçası olduğunu pek bilmemeleri… Bu durum bana Karl Marx’ın erken dönem yazılarında sözünü ettiği yabancılaşma teorisini hatırlattı. Marx’a göre insan kapitalizmde sadece doğaya değil aynı zamanda kendine ve kendi emeğine yabancılaşır. Buradaki işçilerin de benzer bir yabancılaşma yaşadıkları kesin.

‘Gölgeler İçinde’ kuşkusuz ‘Zerre’ gibi politik bir film. Ama kolaycı tespitlerden, sloganlardan tümüyle uzak bir yapısı var. Özellikle iktidarın görünmezliğine karşın hayatın her alanında varlığını hissettirmesi açısından bana Kafka’nın eserlerini hatırlattı. Sözgelimi, işçilerin kendi aralarındaki ilişkiler de iktidarın yapısını yansıtıyor. Buna karşılık, iktidarın gücünü mutlaklaştırmayan, tam tersine kırılganlığını, zayıflığını gösteren yaklaşımıyla Kafka’dan ayrışan bir yanı da var.

Geçen yıl dünya prömiyerini yaptığı Moskova Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldıktan sonra Antalya Film Festivali’nde en iyi görüntü (Hayk Kirakosyan), en iyi prodüksiyon tasarımı (Armen Ghazaryan), en iyi müzik (Greg Dombrowski) ödüllerinin yanı sıra SİYAD ve Film-Yön ödüllerini kazandı ‘Gölgeler İçinde’… Boğaziçi Film Festivali’nde ise Tepegöz’e en iyi yönetmen ödülünü getirdi. Tüm bu ödüller bir yana, yıl sonu değerlendirmelerine de yılın en iyi yerli filmlerinden biri olarak ağırlığını koyacağına eminim. O yüzden sinemaseverlerin ‘Gölgeler İçinde’yi hak ettiği geniş perdede, yani sinema salonlarında seyretmesini öneririm.

7/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00