Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

2018’de yayınlanan, proje tasarımcısı ve yönetmen olarak Mike Flanagan’ın imzasını taşıyan televizyon dizisi ‘The Haunting of Hill House’, son yıllarda seyrettiğim en iyi korku gerilimlerden biriydi. Flanagan’ın yazıp yönettiği ‘Midnight Mass’ı biraz da bu heyecanla seyretmeye başladım. Ama kısa sürede ‘The Haunting of Hill House’a göre beni hayli farklı bir dizinin beklediğini anladım.

Korku – gerilim dokusu ve doğaüstü motifleri ilk bölümden hissetmek mümkün ama ‘Midnight Mass’, öncelikle ağır tempolu, diyalog ağırlıklı bir dram dizisi. Flanagan son bölümlere kadar korku - gerilimin dozunu yüksek tutmuyor. Kaldı ki, son bölümlerde de gerilimden ziyade kan ve şiddete yükleniyor.

Dizi boyunca korku formatına sadık kalmak veya türün klişelerini uygulamak yerine karakterlerine psikolojik derinlik kazandırmayı, onları sahici kılmayı her şeyin üstünde tutuyor.

Asıl önemlisi, karakterlerin Tanrı’nın varlığı, din, inanç, ölüm ve hayat üzerine uzun tartışmalar yaptığı; İncil’den birçok alıntıya yer verilen; aksiyon ve gerilimden ziyade düşünsel yanı ağır basan bir diziye imza atmaktan hiç çekinmiyor.

Karakterlerin her konuyu detaylarıyla konuşup tartışması nedeniyle ilk bakışta alt metinlere çok yer vermeyen bir dizi izlenimi verebilir. Ama özellikle dördüncü bölümden itibaren Flanagan’ın geliştirdiği alt metnin, en az karakterlerin diyalogları kadar önem taşıdığını görmeye başlıyorsunuz.

Bir korku dizisi olarak bakarsak, ‘Midnight Mass’ın hikâyesinin alışkın olmadığımız şekilde geliştiği kesin… Dizi ilk sahnelerinde, Riley Flynn’nin (Zach Gilford) trajik öyküsü olarak başlıyor ve bizi hayat boyu geçmeyecek bir suçluluk duygusuyla yüzleştiriyor. İlk bakışta her şey, Riley ve onu terk etmeyen hayaletiyle ilgili olacak gibi görünüyor. Ama Crockett Adası ve oradaki karakterlerin birer ikişer ortaya çıkmasıyla işin rengi değişiyor. Özellikle Monsenyör Pruitt’in yerine gelen gizemli rahip Paul Hill (Hamish Linklater) en az Riley kadar dizinin odağı olmaya başlıyor.

Dahası, Riley ile rahip arasındaki din ve inanç tartışmaları, ilk üç bölümde dizinin merkezi meselesi olarak ortaya çıkıyor. Flanagan bu tartışma sırasında genellikle tarafsız kalmaya dikkat ediyor; finale kadar kendi düşüncesini pek belli etmiyor.

Cezaevinde geçirdiği yıllarda ruhundaki boşluğu doldurmak adına bütün dinleri inceleyen ama aradığı yanıtları bulamayan Riley, bir ateist olarak tanımlıyor kendini. Bağnazlıktan uzak, samimi bir din insanı olan rahip Paul Hill, Riley’yi dinlemek, hatta onu konuşturmak için özel çaba sarf ediyor. Diyaloga açık rahibin hoşgörü dolu yaklaşımına karşın hayatını Katolik Kilisesi’ne adamış Bev Keane (Samantha Sloyan), dogmatik, fanatik, ayrımcı ve samimiyetsiz biri olarak çıkıyor karşımıza. En kötüsü, dindar olmanın başka insanlar karşısında kendisine her tür imtiyazı verdiğini düşünüyor. Rahip ise onun aksine, insanlarda dindarlık kadar başka meziyetleri de önemsiyor.

Aslına bakarsanız, rahip Paul Hill ilk bölümlerde öylesine etkili bir karakter olarak çiziliyor ki özellikle Crockett Adası’nda gerçekleşmeye başlayan mucizelerle birlikte dördüncü bölüme kadar ‘Midnight Mass’ın Hıristiyanlık propagandası yaptığını düşünmeniz, hatta diziyi bırakmanız dahi mümkün.

Ne var ki, bir noktadan sonra Flanagan’ın farklı niyetlerle yola çıktığını, dizinin asıl olarak dinsel fanatizmi eleştirdiğini anlamaya başlıyoruz. Üstelik sert bir eleştiri bu… Flanagan, 11 Eylül’den sonra tüm İslam dünyasını terörist ilan etmeye kadar ilerleyen zihniyetin deşifresi olarak kuruyor dizinin alt metnini. Terörizmin İslamla, Hıristiyanlıkla değil öncelikle bağnazlık ve en önemlisi körü körüne itaat ile ilgili bir şey olduğunun altını çiziyor.

Dizinin doğaüstü varlıklardan daha tehlikeli karakteri Bev Keane’in giderek kontrolden çıkan faşizan uygulamalarını, genellikle Kutsal Kitap’tan esinlenerek ve din adına yapmasının altı ısrarla çiziliyor. Özetle Flanagan’ın asıl derdi, adada yaşayan küçük Hıristiyan cemaati model alarak kötü niyetlilerin elinde dinin ve kutsal kitapların hangi amaçlarla kullanabileceğini keşfetmek… Flanagan, bölüm başlıklarında İncil’den yola çıkıyor. Dizinin her bölümünde Kutsal Kitap alıntıları ve dinsel referanslar vermekten kaçınmıyor. Böylelikle Hıristiyanları daha çabuk yakalayacak ve dizideki tartışmaların içine çekecek bir hikâye örgüsü kuruyor.

Müslüman şerif Hassan’ın (Rahul Kohli), dizinin bir sahnesinde devlet okulundaki herkese İncil dağıtan Bev Keane ile girdiği sekülerlik tartışmasının çok doğru noktalar etrafında döndüğünü belirtmek istiyorum. Kaldı ki, Flanagan’ın şerifin adaya gelmeden önceki hikâyesini çok önemsediği açık. Şerif Hasan, iyi bir Amerikalı olmak isteyen Müslümanların karşılaşabileceği çıkmazları yansıtan bir karakter.

Öte yandan, bütün diziye rahip Paul Hill’in trajedisi olarak bakmak mümkün. Ama bu trajedinin tam olarak ne olduğunu ancak son bölümde kavrayabiliyoruz. Crockett Adası’nın korkunç bir kitlesel isteriye yakalanmasının nedeni, dinin tartışmasız bir dogma olarak kabul edilmesi hiç kuşkusuz… Başlangıçta modern bir din insanı, hatta adadaki bireysel özgürlüğün sigortası olarak karşımıza çıkan Paul Hill ile Bev Keane’in önderliğini yaptığı fanatizm arasındaki bağ, dizinin asıl meselesini oluşturuyor. Paul Hill’in gizemi çözüldükçe, yani derinlerdeki kişisel arzuları ve insani zaafları ortaya çıktıkça dizinin gizli temaları da belirginleşiyor.

‘Midnight Mass’, Bev Keane dahil tüm ana karakterler üzerinden gittiğimizde kayıp umutlar ve ölüm korkusu üzerinden şekillenen bir dizi… Crockett Adası’nda yaşanan tüm talihsiz olayların kökeninde kayıp umutlarını arayan ve ölüme meydan okumak isteyen birinin trajedisi var. Adayı ve adalıları kurtarma arzusunu da unutmayalım. Birkaç yıl önce yaşanan çevre felaketi öncesi ve sonrasında yaşananlar nedeniyle Crockett Adası, çoğu kişinin terk ettiği bir yer olarak geliyor karşımıza. Dizi boyunca evlerin ahşap dış yüzeylerinin kazınmış boyaları, bahçelerin bakımsızlığı, adadaki bu terk edilmişlik hissini bize sürekli hatırlatıyor. Adalıların Katolik Kilisesi’ndeki ayinlere duyduğu ilgisizliği de unutmayalım. Paul Hill, gelir gelmez adanın manevi kurtuluşunu hedefliyor. Adada yaşayanları tanıdıkça nerdeyse hepsinin böylesi bir kurtuluşu içten içe arzuladığını görüyoruz. İnsanların manevi kurtuluşu mucizelerde, doğaüstünde aramasıyla birlikte ise asıl sorunlar başlıyor.

Kate Siegel’in canlandırdığı Erin Greene de üçüncü bir ana karakter olarak özellikle son epizotlara doğru ağırlığını giderek artırıyor. Ateist Riley ve rahip Paul Hill bütün meseleleri İncil üzerinden tartışıyorlar. Bev Keane de karşısına çıkan her sorunu ezberden bildiği İncil cümleleriyle çözmeye çalışan biri. Anne olmaya hazırlanan Erin Greene’in ise üçüne göre farklı bir duruşu var. Ama inanç ve ölüm konusundaki düşüncelerini finale kadar pek paylaşmıyor.

Erin ile Riley’nin dizinin orta bölümlerinde yaptıkları ‘Öldükten sonra ne oluyor?’ konuşmasının bizi Kutsal Kitap alıntılarından farklı bir yere çekmesi önemli bir detay. Flanagan finalde bizi tekrar o konuşmaya götürdüğünde, inançlı ama bağnazlığa karşı olan bir yazarın elinden çıkmış bir dizi seyrettiğimizi hissediyoruz.

Bu arada, hem Riley hem de Doktor Sarah Gunning’in (Annabeth Gish) adadaki tüm doğaüstü unsurlara kuşkuyla yaklaşan ve bilimin rehberliğinden vazgeçmeyen iki karakter olduğunu hatırlatmak gerek. Riley, adadaki mucizeler karşısında dahi fikirlerinden vazgeçmiyor. Dr. Gunning de sonuna kadar gözlemlerini bilimsel olarak açıklamaya çalışıyor. Doğaüstü olayları konu alan başka kurmaca eserlerle karşılaştırdığımızda ikisinin de düşünce sistemlerinin alt üst olmaması, tam tersine diğer birçok karaktere göre sonuna kadar sağlam durabilmeleri kuşkusuz önemli veri.

Flanagan’ın dizinin ortalarına kadar bizden özenle sakladığı ‘doğaüstü motif’ konusunda Dr. Gunning’in bilimsel açıklamalardan vazgeçmediğini not etmek gerek. Rahip Paul Hill ve Bev Keane doğaüstü olayları ilahi bir mucize, Riley ve Dr. Gunning ise hastalık olarak görüyorlar.

Kaldı ki, dizinin kendi alt türü içindeki en ayrıştırıcı özelliği, birçok film ve dizide Hıristiyanlık ile karşıtlık içinde sunulan doğaüstü olayların Crockett Adası’nda beklenmedik bir uzlaşmaya vesile olması… Flanagan söz konusu tuhaf ittifakın tümüyle kutsal metinler üzerinden gerçekleştiğinin altını özenle çiziyor. Şarap ile İsa’nın kanı üzerinden kurulan analoji, mucizeler ve kutsal metinlerde karşımıza çıkan ölüp yeniden dirilme motifi, ‘Midnight Mass’ dizisinde çok başka anlamlara vesile oluyor.

Adanın dış dünyadan kopuk, kendi içine dönük bir mekân olarak fanatizmin yuvası olarak gösterildiği ‘Midnight Mass’, içerdiği uzun diyaloglar ve ağır temposu nedeniyle bazı seyircilerin erken havlu atmasına neden olabilir. Ama sabredenlerin, özellikle dördüncü bölümle birlikte kendi alt türünde benzersiz bir dizi seyredecekleri kesin. Flanagan’ın ikinci bölümün başında olduğu gibi yine bazı sahnelerde dakikalarca süren uzun çekimleri tercih ettiği dizide başta Paul Hill rolündeki Hamish Linklater olmak üzere oyuncuların da gayet iyi performanslar çıkardığını belirtelim. (Netflix)

7/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00