Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Son dönemde bazı yönetmenler, oyuncuları yakından takip eden hareketli kamera ile seyirciye ‘orada, olayların tam içinde’ olma duygusunu vermek istiyor; hikâye anlatmaktan ziyade duyusal ve duygusal bir deneyim yaşatmayı hedefliyorlar. Fransız yönetmen Romain Gavras’ın imzasını taşıyan ‘Athena’ işte tam da böyle bir film. Açılış sahnesiyle sizi hemen yakalıyor ve bir daha bırakmıyor.

        Fransa’da geçen film, polislerin Cezayir kökenli genci döverek öldürdüğünü gösteren video görüntülerinin ortaya çıkmasının hemen ardından gelişen olayları anlatıyor. Açılış sahnesi, kameranın asker üniformalı Abdel’in (Dali Benssalah) yakın plandan takibiyle başlıyor. Sokakta can veren gencin, Fransız ordusu adına Mali’de savaşmış abisi Abdel ile yanındakiler basına, ‘Katiller mutlaka bulunacak’ açıklaması yaparken kamera bu kez kalabalığa yöneliyor ve elinde molotof kokteyli tutan diğer kardeş Karim’e (Sami Slimane) yaklaşıyor. Karim’in emriyle bir anda yüzleri maskeli gençler karakola saldırıya geçiyor. Abdel’in durdurma çabaları işe yaramıyor ve ‘savaş’ başlıyor.

        Yunan kökenli sinemacı Costa Gavras’ın oğlu yönetmen Romain Gavras, bize 11 dakikalık tek çekim olarak sunduğu açılış planında Karim’in önderliğinde gerçekleşen karakol baskınını, eylemcilerin polis minibüsünü ele geçirmesini, el koydukları silah ve mühimmatla Athena adlı sosyal konutlara dönmelerini bire bir aynı zaman içinde gösteriyor. Çekim, Karim’in gözcülerin yanına yürümesiyle sürüyor. Kamera geriye doğru çekildiğinde mahallenin artık ‘kurtarılmış bölge’ye dönüştüğünü, Karim ve diğerlerinin ‘kalenin surları’ndan yola doğru bakışlarını görüyoruz. Artık orada savaşmak için polisi beklediklerini biliyoruz.

        Polis şiddetini yaşayan yoksul mahalleler veya banliyölerde geçen filmler genellikle için için yanan bir ateşi, patlamaya hazır bir öfkeyi anlatırlar. ‘Athena’ ise o öfkenin patlamasına ve hemen sonrasında olup bitenlere odaklanıyor.

        Filmin ilk 11 dakikasının bu kadar etkili olmasının tek nedeni mükemmel yönetmenlik değil. Bizi asıl etkileyen, 11 dakika içinde tanık olduğumuz olayların gerçekleşme ihtimalinin azımsanmayacak kadar yüksek olması. Sonuçta, ırkçılığın, ayrımcılığın ve aşırı sağın böylesine yükselişe geçtiği; baskıcı iktidarların polis şiddetini sistematize ettiği günümüzde birçok ülkeyi bekleyen ciddi bir tehlike bu…

        Reklam ve video klip tecrübesi olan Gavras’ın üçüncü uzun filmindeki göz alıcı yönetmenliğini daha sonraya bırakarak, önce konuyu nasıl ele aldığına bakmaktan yanayım. Filmin akışı içinde Gavras kamerasıyla olayları hem Abdel ile Karim hem polis ile eylemcilerin gözünden takip eden tarafsız bir anlatıcı gibi görünüyor. Ama hikâyenin kırılma anlarında rengini belli ediyor. Özellikle olayları yatıştırmak için elinden geleni yapan Abdel’in, karşısında sadece Karim’in dinmeyen öfkesini değil, polis şiddetini bulması da önemli bir nokta. Final itibarıyla, öykünün Abdel’in trajedisi ve çıkışsızlığı üzerine kurulduğu kesin. Buna karşılık, karamsar ve umutsuz olmanın ötesinde, filmin başta Fransa olmak üzere benzer sorunlar yaşayan bütün ülkeler için uyarı niteliği taşıdığını düşünüyorum. Gavras aşırı sağın nihai hedefinin iç savaş olduğunu, sürekli gerilimden beslendiğini ima etmekten kaçınmıyor. Bir sahnede sesi televizyondan gelen sağcı yorumcu, sanki bugünleri bekler gibi polise daha çok yatırım yapılması gerektiğini ve daha sert önlemlere ihtiyaç duyulduğunu söylüyor.

        Gavras ise polisi çözümün değil sorunun parçası olarak gösteriyor. Filmin bir sahnesinde kamera genç polis Jerome (Anthony Bajon) karakterini takip ederken polislerin etkisiz hale getirip köşeye sıkıştırdıkları eylemci gençleri gereksiz yere nasıl dövdüklerini görüyoruz. Aynı sahnede Jerome’un sadece ortama uyum sağlamak için copunu kullanmaya başlaması akılda kalıcı. Kaldı ki, Jerome’un hikâyedeki asıl işlevi, Abdel’in çaresizliğine ve polis şiddetine yakından tanık olması…

        REKLAM

        Olayların giderek daha kötüye gitmesi ve trajik hale gelmesi, Gavras’ın şiddeti çözüm olarak görmediğinin göstergesi. ‘Athena’, banliyödeki kontrolsüz öfkenin hiçbir yere varmayacağını, bunun aşırı sağın işine geleceğini ve ‘keskin sirkenin küpüne zarar vereceğini’ söyleyen bir film.

        Tam da burada, yan karakter Sebastien (Alexis Manenti) anahtar bir işlev taşıyor. Sebastien banliyöde çiçek bahçesi kuran, çevresinde olup bitenlere kayıtsız kalan sessiz bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Abdel, polis baskını başladığında psikolojik sorunları olduğunu sezdiğimiz Sebastien’i korumak için kreşe yerleştiriyor. Finale doğru kasayı patlatarak açma işini verdiğinde ise uysal Sebastien kontrolden çıkıyor. Bahçıvanlıktan bombacılığa doğru evrilen Sebastien, aslında özyıkım metaforu olarak yer alıyor öyküde. O noktada, Gavras’ın tüm isyanı banliyö açısından bir tür özyıkım olarak değerlendirdiğini düşünüyorum. İdir’in ölümünden sonra asker Abdel, uyuşturucu satıcısı büyük abi Moktar (Ouassini Embarek) ve isyancı Karim olarak konumlanan diğer üç kardeşe baktığımızda da aynı özyıkım duygusunu görebiliyoruz.

        Tam da buralarda, banliyölerde yetişmeyen Gavras’ın her şeye biraz dışarıdan, hatta üstten baktığı kanısındayım. Gavras’ın filmin adından başlayarak seyircilere Yunan trajedilerini veya Troya Savaşı’nın anlatan Homeros destanlarını işaret ettiği çok açık. Kardeşler arasındaki kavga da bizi mitolojik kaynaklara götürüyor. Yeri gelmişken, Yunan mitolojisinde Athena’nın Savaş Tanrısı olarak da bilindiğini; Batı dünyasında adının yer yer özgürlük ve demokrasiyle anıldığını belirtelim. Ama ‘Athena’ tüm bu göndermelerin ötesinde öncelikle bir banliyö filmi ve tam da bu nedenle isyanın özyıkıma bağlanması fikrini sevdiğimi söyleyemem. Filmin merkezindeki Cezayir kökenli üç kardeşin hayatlarının kontrollerini ellerinden kaçırması ve diğer isyancıların da onlardan çok farklı olmaması, açıkçası beni rahatsız etti. Özetle, banliyö üzerine sosyal gözlemler açısından etkilendiğimi söyleyemem. Banliyöden gelen daha gerçekçi karakter ve öyküler için ‘Gagarine’ (2020) gibi mütevazı filmleri tercih ederim.

        Öte yandan, ‘Athena’yı yönetmenlik açısından çok etkileyici bulduğum kesin. Seyrederken, özellikle kameranın çok hızlı pan yaptığı ve görüntünün bir anlığına bulandığı sahnelerde özel efekt kullanılmış olabileceğini düşündüm. Ama daha sonra bir röportajında, Gavras’ın tek plan duygusu vermek için CGI kullanmadığını, her sahneyi birebir çektiğini ve çekimlerden önce 2 ay prova yaptığını söylediğini görünce, ortaya konulan işe saygım daha da arttı.

        Kuşkusuz sahneleri, sekansları kurguda hiç kesmeden tek plan tek çekime indirgeyen birçok film seyrediyoruz. ‘Athena’nın farkı, zorluk derecesi açısından çıtayı çok yükseğe koyması. Mesela, farklı mekânlarda geçen o açılış sahnesini 11 dakikada çekip bitirmek; karmaşık sahne trafiğiyle kamerayı senkronize etmek; oyunculuk bir yana, tüm o detaylarla uğraşmak, müthiş bir zamanlama ve özen isteyen tam bir çılgınlık işi… Ama Gavras ile görüntü yönetmeni Matias Boucard’ın liderliğindeki reji ve görüntü ekipleri, tüm bu zorlukların altından kalkmayı başarıyor. Kuşkusuz oyuncular ve set ekibinin katkılarını da unutmamak gerek.

        Burada sadece teknik bir başarıdan söz edilemez. Aynı zamanda, estetik anlamda hedefine ulaşan bir yönetmenlik ve anlatım var. Uzun çekim, öncelikle gerçekçilik hissini artıran bir tekniktir. Çünkü bu sayede seyirciyle karakterleri ‘aynı zaman dilimi’nde tutarsınız. Gavras’ın kamerası, karakterleri takip ederken arka fonda, uzaklarda olup bitenleri de şaşırtıcı bir detay zenginliğiyle gösteriyor bize. Uzun çekimi, hareketli kamera ve yakın takip gibi anlatım teknikleriyle birleştirdiğinizde bu kadar iyi resimler yakalamanız pek kolay değildir. Ama ‘Athena’ kadraj düzenlemeleri ve kaosun ruhunu yakalayan görsel atmosferiyle de dikkat çekiyor.

        Birçok sahnede bir haber videosunun içinde gibiyiz. Surkin imzalı müzik devreye girdiğinde ise film seyrettiğimizi hissediyor, her şeyin gerisindeki anlatıcı yönetmenin farkına varıyoruz. Surkin, Carl Orff’un ‘Carmina Burana’sını andıran koral düzenlemelerle ‘Athena’ya adeta destansı bir boyut getiriyor.

        Dövüş ve çatışma sahnelerinde gerçekçi yaklaşım hâkim. Gavras polis ve eylemcilerin karşı karşıya geldiği sahnelerde göze hoş gelen koreografiler yerine sahici mizansenlere başvuruyor. Şiddet ve kandan özellikle uzak duruyor. Buna karşılık, bazı sahnelerde film tam bir isyan karnavalına dönüşüyor. Sonuçta, Surkin’in müziğinin de yardımıyla Gavras şiddeti değil ama isyanı, kaosu estetize etmekten kaçınmıyor.

        Oyuncuların da üstlerine düşeni fazlasıyla yaptığı ‘Athena’, belki bir başyapıt değil ama yönetmenliğiyle seyredilmeyi hak ediyor ve Romaine Gavras’ın gelecekte yapacağı işleri merak etmemizi sağlıyor. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde yapan ve orada iki ödül kazanan ‘Athena’yı Netflix’te seyredebilirsiniz.

        7/10

        Diğer Yazılar