Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Seksenli yılların ünlü TV dizisinin sinema uyarlaması "A Takımı" (The ATeam), renkli karakterleri, mizah duygusu, senaryosu ve yönetimiyle çağdaş aksiyon sinemasının gereklerini yerine getiren bir yapım.

        Geçen hafta seyirciyi 80'li yılların aksiyon sinemasına götüren "Cehennem Melekleri"nin hemen ardından, bu kez 80'li yılların popüler TV dizisinin sinema uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Ne var ki, "A Takımı", daha modern bir aksiyon sinemasının örneği. İronik yaklaşımı ve perdeyi kanlı bir mezbahaya çevirmeyen haliyle "Cehennem Melekleri"nin üstüne iyi geliyor. Film, önden servis edilen 15-20 dakikalık bir aksiyon sekansıyla başlıyor. Meksika'da geçen ve ana öyküden bağımsız olan bu sekansta, A Takımı'nın üyelerini tanıyor ve nasıl bir araya geldiklerini görüyoruz. Asıl öykü ise Irak'ta açılıyor. Ekip, başarıyla tamamladığı operasyonun ardından bir entrikaya kurban gidiyor ve demir parmaklıkları boyluyor. Gerisini tahmin etmek zor değil. Kaçış, bir araya geliş ve yeniden harekete geçiş...

        'HAVALI' TAKİP SAHNELERİ

        "A Takımı"nm öyküsü, çağdaş aksiyon sinemasının genel seviyesinin ne üstünde ne de altında. Sakın inandırıcılık, derinlik, güçlü bir içerik aramayın. Senaryo birbirini izleyen akıcı bir sahneler dizisi olarak yazılmış. Yönetmen Joe Carnahan seyirciye hız ve hareket duygusunu sunmayı başarıyor.

        Filmin ayırt edici özelliklerinden biri, takip sahnelerinin karada değil daha çok havada geçmesi. Özellikle paraşütle indirilen bir tankın "sürekli ateş ederek uçurulduğu" bir sahne var ki, antolojilere geçmeye aday. Carnahan, masa başında yapılan plan ile operasyonun gerçek seyrini paralel montaj tekniğiyle içice verdiği sahnelerde de yönetmenliğini gösteriyor. Oyunculara gelirsek, Liam Neeson, grubun lideri Hannibal Smith karakteriyle öyküye bir ağırlık katarken, "The Hangover"dan tanıdığımız Bradley Cooper ile "District 9"daki talihsiz bürokratı oynayan Sharlto Copley, filmi hafifletip bizi güldürüyorlar. Özellikle "deli dahi Murdock"u oynayan Copley'ye dikkat! Kendisi seyir zevki vaat eden çok iyi bir oyuncu. Profesyonel dövüşçü Quinton "Rampage" Jackson da kafası karışık Baracus karakteriyle filme renk getiriyor. Sürüp giden kaosun ortasında işkolik ve ciddi bir savunma bakanlığı görevlisini oynayan Jessica Biel ise "filmin çiçeği".

        Öykünün tek dişe dokunur yanı, "Asıl düşmanı içimizde arayalım" tavrını benimsemiş olması. Irak Savaşı'ndan sonra Hollywood'un ısrarla günah keçisi ilan ettiği CIA, "A Takımı"nda da kötülüğün ve yolsuzlukların kaynağı olarak çıkıyor karşımıza.

        Siyah gözlüklü, takım elbiseli ve hukukun üstündeki sinsi adamlar olarak gösterilen CIA mensupları, şu sıralar galiba ABD'de pek sevilmiyorlar. Hollywood'un aksiyon konusunda rakipsiz olduğunu bir kez daha kanıtlayan "A Takımı", beklentileri karşılayan, hedefini tutturan bir eğlencelik.

        Marsilya yolları taştan

        Bazen hayat, hayal gücünün ötesine geçer. Yakın mesafeden 22 kurşun yiyen birini hayata döndüren sinemacılara "uçmuşlar" deriz. Oysa 1970'li yıllarda, Jacky Le Mat diye tanınan Marsilyalı mafya liderinin gerçekten başına gelmiş bir olay bu. "Ölümsüz" buradan yola çıkıp, serbestçe ilerliyor. "Baba"dan (The Godfather) bu yana çoğu mafya filminin tercih ettiği güzergâhtayız: Rakiplerinden daha ahlaklı ve merhametli olan mafya babası Charly Mattei (Jean Reno), ihanete uğrayıp ölümün kıyısından dönünce, harekete geçiyor. Üstelik, tek başına. Çetesini dağıtmış, kanunsuz işlerden elini eteğini çekmiş, opera tutkunu bir aile babası. Mattei'nin tek derdi, huzurlu yuvasına geri dönebilmek. Dolayısıyla, bir mafya filminden ziyade, kahra manın kötü adamların hakkından gelmeye çalıştığı bir intikam öyküsü bu. Çok iyi bir aktör olan Kad Merad'ın canlandırdığı hastalık hastası, nevrotik Tony Zacchia ve acımasız çetesi karşısında köşeye sıkışıp, savunmasız kalan Mattei'nin attığı her kurşunun arkasında duruyor, intikamını aldıkça biz de rahatlıyoruz. Mattei, fiziksel ve manevi acılar çektikçe, geçmiş günahlarından da sıyrılıyor. Tipik bir "dolduruşa gelme ve deşarj olma" öyküsü. Ciddiye alınır bir yanı yok. Bu durumda bakılacak tek yer anlatım. Çok şükür, aktörlükten gelen yönetmen Richard Berry, seyirciyi kavrayan bir stil tutturuyor. 70'li yılların, Akdeniz dekorunda geçen Alain Delon ve Jean-Paul Belmondo'lu Fransız gangster filmlerini hatırlatan hüzünlü bir ton tutturmuş Berry. Filme güzel bir sahneyle başlayıp, aynı şekilde bitiriyor. Klaus Badelt'in müziği, Thomas Hardmeier'ın Marsilya'nın sıcak renklerini yakalayan görüntüleri ve işlerini ciddiye alarak oynayan oyuncuların yardımıyla "Ölümsüz", sıkıcı olmadan seyredilebilirlik seviyesini yakalıyor. Ama o kadar. Daha fazlasını beklemeyin.

        Diğer Yazılar