Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptıktan sonra bu hafta tüm dünyayla aynı anda Türkiye’de de gösterime giren “Borsa: Para Asla Uyumaz” (Wall Street:Money Never Sleeps), küresel krizden ahlaki dersler çıkarıyor ve yönetmen Oliver Stone’un ustalığıyla öne çıkıyor.

        Oliver Stone finans dünyasının merkezi Wall Street’e yıllar sonra yine ahlaki bir hikâye anlatmak için geri dönüyor. 1987 yapımı “Wall Street”, Reagan dönemi ABD’sinde, orta sınıftan gelen ve zengin olmak uğruna ahlaki değerlerinden vazgeçen yeni şehirli gençler (Yuppie’ler) üzerine anlamlı gözlemler yapan bir filmdi. 2010 yapımı “Borsa: Para Asla Uyumaz” ise mortgage kriziyle sarsılan iki binli yıllar ABD’sinin sosyal ve finansal röntgenini çekme amacını taşıyor. Filmin merkezinde, yine genç bir borsacı var: Jake Moore (Shia LaBoeuf), çevreci enerjiye destek vermek isteyen, tutkulu ve dürüst bir karakter. Cep telefonunun sinyal müziğini dahi spagetti westernlerden seçen Moore’un bir amacı da, tıpkı o filmlerdeki gibi adalet. Moore, eski patronu Louis Zabel’in (Frank Langella) mahvına sebep olan acımasız borsacı Bretton James’ten (Josh Brolin) intikam almak istiyor. “Akıl hocası” ise ilk filmin merhametsiz borsa kralı Gordon Gekko (Michael Douglas). 80’li yıllarda “Hırs Tanrı’dır” diyen ve sonunda içeriye düşen Gekko, bu kez “Hırsa İnanıyoruz” diyor. Mortgage krizini yaratan nedenlerden biri olarak dünyayı saran tüketim ihtirasını gösteren Gekko, sıklıkla kullandığı “balon” benzetmesiyle, Hollanda’da yıllar önce yaşanan lale çılgınlığını hatırlatmasıyla, seyirciye filmin temel mesajlarını veren ve kapitalizmin ipliğini pazara çıkaran anahtar karakter. Peki, bu kadar doğru çıkarımlar yapan Gekko, ahlaki olarak nerede duruyor?

        ORTA SINIF KOLAY PARA PEŞİNDE

        Açıkçası, “Borsa: Para Asla Uyumaz”da diğer hiçbir karakter böylesi bir soru sormamıza vesile olmuyor. Filmin sorunu da bence bu: Gekko kendi içindeki çelişkileri ve düştüğü ahlaki ikilemleriyle, ana karakter Moore’a oranla çok daha ilginç biri. Diğer karakterler ise, ya sembolik kalıyor ya da filmin öyküsünün sıradan bir dişlisi olmaktan öteye geçemiyorlar. Mesela, Moore’un maddi ihtiraslardan arınmış idealist, solcu, sevgilisi Winnie (CarreyMulligan) ABD’nin alternatif geleceğini simgeliyor.Moore’un emlak komisyonculuğu yapan annesi (Susan Sarandon), kolay para kazanma derdine düşen Amerikan orta sınıfının açgözlülüğünü yansıtıyor. Stone, “daha iyi bir gelecek için özverili olmalı, paylaşmasını bilmeliyiz” demeye getiriyor ve iki binli yıllar ABD’sine dair doğru gözlemler yapıyor ama elindeki malzeme nedeniyle ilk Wall Street filmi kadar etkileyici olamıyor. Öte yandan, yönetmenlik performansı o kadar iyi ki, filmini seyrettirmesini biliyor. Kamera ve kurgudaki ustalığı bir yana, New York’u adeta nefes alıp veren bir oyuncu haline getiriyor.

        DAVID BYRNE ŞARKILARI

        Birçok sahnede iç mekânları pencerelerden yansıyan şehir görüntüleriyle birlikte kullanması dikkat çekici. Sallantılı, kararmalı metro yolculukları ve kötü şoförlerin sürdüğü taksiler, filme gerçekçi bir hava veriyor. Merkez Bankası gibi loş mekânlarda, kaynağı belirsiz ışıklar kullanırken, Winnie ve Moore’un yaşadıkları ferah mekanlarda, aydınlığı ve doğal ışıkları tercih ediyor. Ses bandına David Byrne’ünküler başta olmak üzere yerleştirdiği şarkılar ise filme iyimser bir hayat enerjisi getiriyor. Bence sadece Michael Douglas’ın Gekko kompozisyonu ve Oliver Stone’un anlatımı için bile görülebilir. Ama Stone, keşke üşenmeyip senaryoya da bir el atsaymış.

        Filmin notu: 7

        iN MiSiN, CiN MiSiN?

        Çağdaş Türk korku sinemasında İslami motifler modası Arkın Aktaç’ın yönettiği “Üç Harfliler: Marid” ile sürüyor. Son dönem Batı korku sinemasının sıkça kullandığı belgesel video çekimlerle başlıyor film. Çocukken ablası ve arkadaşları tarafından eve davet edilen Marid adlı bir cin tarafından 3 günlüğüne ele geçirilen Ayla’nın öyküsü bu. Muskasını kaybedince cin geri dönüyor. Eşi Serkan da bir cinci hoca çağırıyor. Neden özellikle o gece pizza yemeye davet edildiklerini anlayamadığımız bir çiftin katılımıyla sayıları 5’e çıkan kahramanlarımız, lüks sitedeki dubleks dairenin içinde Marid’in insafsız terörüne maruz kalıyorlar.

        YEGÂNE AMAÇ KORKUTMAK

        “Marid” gülmek ya da eğlenmek için gidilecek Türk korku filmlerinden biri değil ama öykü itibarıyla çağdaş dünya sinemasındaki örneklerinin seviyesini de yakalayamıyor. “Marid”, Hollywood usulü şeytan çıkarma filmleriyle Japonların bildik ‘uzun siyah saçlı küçük kız’ filmlerinden izler taşıyor. Malum, o filmlerde kötü varlıkların hayatta bir şeylere karşılık gelen sembolik anlamları da vardır. “Marid”de ise dini anlama tam bir bağlılık var. Ama din adamı dahil, kimse Marid’in karşısına çıkamadığı için, ortada sinemasal anlamda dramatik bir çatışma yok. Oysa Batı’daki benzer “kötücül varlık” filmleri ahlaki, dini boyutlar taşıyan ve çoğunlukla inanç üzerine sembolik çatışma öyküleri anlatır. “Marid”in yegane amacı ise sinemasal araçlarla korkutmak, germek. Ne var ki, olayları bazen “astigmat”lı izlenimi veren bozuk gözlerinden görmeye alıştığımız ve varlığından haberdar olduğumuz Marid, bir noktadan sonra bizi korkutmaz hale geliyor. Onun bakış açısından gördüğümüz karakterlerin hep bir adım önünde olmamız da gerilim dozunu düşürüyor. En rahatsız edici yanı ise cinlerin varlığına inanmamızı isteyen “öğretmen tavrı”...

        Filmin notu: 5

        19'LUK YÖNETMENDEN BİR ANA-OĞUL ÖYKÜSÜ

        Xavier Dolan, 19 yaşında çektiği ve otobiyografik etkiler taşıdığını söylediği “Annemi Öldürdüm!”de (J’ai tuema mere) annesiyle yaşayan eşcinsel bir lise öğrencisinin büyüme sancılarını anlatıyor.

        Kanadalı genç yönetmen Xavier Dolan filmdeki anne – oğulun arasındaki sevgi - nefret ilişkisinde daha çok nefret kısmına odaklanmayı tercih ediyor. Hubert (Xavier Dolan) annesini kendine yakıştıramıyor, sıkıcı ve hatta zaman zaman ağzının kenarındaki yemek kırıntıları nedeniyle tiksinç bile buluyor. Muhasebeci, yalnız Chantale (Anne Dorval) ise her geçen an kontrolünden çıkan ve evi terk etmek isteyen oğluyla ne yapacağını bilemiyor. Çatışma, annenin oğlunun eşcinsel olduğunu beklemediği bir anda öğrenmesiyle tırmanıyor ve içinden çıkılmaz bir hale geliyor.

        ÖZGÜR VE DENEYSEL

        Dolan’ın asıl başarısı, anne-oğul arasındaki sorunları anlamak için bilgiçlik taslamadan çaba göstermesi. Özellikle sonlara doğru olaylara annenin cephesinden bakmaya çalıştığı bölümler ilginç. Duygusallığı filmin sonuna ertelemesi, her iki karakterin kötücül yanlarını ortaya sermesi ve kişilik özelliklerini detaylandırması filmin lehine işliyor. 2009’da Cannes’da aldığı Genç Bakış ödülü dahil, festivallerde ilgiyle karşılanan Dolan, bence bir sinema dâhisi değil. Hatta film gramerine çok hâkim olduğu bile söylenemez. Tam tersine grameri, özgürce şekillendirmeye çalışmış; bir çocuğun oyuncağıyla oynaması gibi denemelere girişmiş. Öğretmeniyle olan ikili sahnelerini 90 derecelik tam cephe açılarıyla çekmesi mesela... Aslına bakarsanız, filmin baştan sona “olmamış, amatör” bir havası var ama Dolan o kadar saf bir damar yakalamış ki, bu durum, film için bir avantaja dönüyor. Böylelikle Dolan’ın hem kendi öyküsüne hem de sinemayı keşfediş sürecine tanık oluyorsunuz. Kendi adıma Dolan’ın sinemasını değil, ama sinema aracılığıyla kendi sorunlarıyla yüzleşme cesaretini takdir edilesi buldum. Farklı denemelere açıksanız, size de tavsiye ederim.

        Diğer Yazılar