Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Jack Black'i New York'lu "fırlama" bir modern çağ Gulliver'i olarak lanse eden "Gulliver'in Gezileri" (Gulliver's Travels) başlangıçtaki parlak fikirlerini yeterince geliştiremiyor.

        İrlandalı Jonathan Swift (1667 -1745), yaşadığı dönemin en önemli yazarlarından biriydi. Hayatının son döneminde yayımladığı "Gulliver'in Gezileri"nde Büyük Britanya'nın dinsel, siyasi, sosyal sorunlarını, Gulliver'in gezdiği tuhaf ülkeler üzerinden anlattı. Aslında amacı insanları eğlendirmek değil, rahatsız etmekti. Ama çok renkli bir serüven romanı çıkarmıştı ortaya... Basitleştirilmiş versiyonlarıyla "Gulliver'in Gezileri"nin şöhreti, Svvift'i de aşarak çocuk edebiyatı klasikleri arasına girdi.

        Rob Letterman'ın yönettiği, "Jack Black'e adapte edilmiş" "Gulliver'in Gezileri" ise artık "suyunun suyu" diyebileceğimiz bir adaptasyon. Svvift'ten ışık yılları kadar uzaktayız. Bir medya kuruluşunun muhaberat bölümünde çalışan NewYork'lu Gulliver, yeni nesillerin olumsuz özelliklerinin çoğuna sahip. Mesela gitar çalmıyor, oyununu oynuyor. Yazı yazmıyor, Google'dan kes yapıştır yapıyor. Sanal dünyalardan bir türlü çıkamıyor. Gazetenin gezi editörüne (Amanda Peet) âşık ama çıkma teklif edemiyor. Kendine güvensiz ve hedefsiz. Büyüyüp, adam olmaya pek niyeti yok.

        ŞİMDİ 'BÜYÜK ADAM' MI OLDU?

        Minik insanlar ülkesi Lilliput'ta ise ister istemez "büyümek" zorunda kalıyor. Filmin yegâne ana fikri de bu zaten: Gulliver, Lilliput'ta "oyun oynayarak", bir masalın içindeymiş gibi davranarak olgunlaşıyor, "büyük adam" oluyor. Bu arada, Amerikan popüler kültürünü Lilliput'a enjekte etmekle kalmıyor, oraya minyatür bir Manhattan bile konduruyor. Gul-liver'in bir tür Lilliput yarı tanrısına dönüşme süreci, yarattığı "Amerikan mitolojisi" pekala verimli bir güzergâh olabilirmiş film için. Ama ne yazık ki tüm bunlar, filmde iyi işlenemiyor.

        Buna karşın Horatio (Jason Segel) ve Prenses Mary (Emily Blunt) aşkına senaryoda ayrılan süre filmin eksenini kaydırıyor, temposunu düşürüyor, bir yama gibi duruyor. Gulliver'in Horatio-Mary aşkında bir tür Cyrano De Bergerac rolüne soyunması ise kimseye inandırıcı gelmiyor.

        "Gulliver'in Gezileri", Jack Black'in Lilliput'ta uyandığı anı gösteren o harika afişinin vaat ettiklerinin uzağında, yolunu yönünü şaşırmış bir film. Jonathan Swift, adının geçtiği bu filmi seyretse herhalde mezarında ters dönerdi.

        'Mobese' kadar insanlık

        Adil Hoca'nın (Ahmet Uğurlu) ailesi dahil neredeyse herkesle bir sorunu var. Çünkü etrafında doğru ve ahlaklı olanı yapmak için uğraşan kimse yok. Hayattan yediği onca tokat bir yana, genç bir polisten yediği tokadı hazmedemiyor Adil Hoca. Bunun hesabını sormak için her yolu denesede, karşısına hep aynı "Mobese kayıtsızlığı" çıkıyor... "Memleket Meselesi", kasaba dekoru önünde devletin bireye karşı kayıtsızlığını anlatıyor, ahlaki yozlaşma eleştirisi getiriyor ama maalesef öyküsünü iyi geliştiremiyor. Senaryonun en önemli sorunu, yan karakterlerin ve yan öykülerin gereksizce bol tutulmasından doğan karmaşa ve dağınıklık. Mesela "kasabanın avare gençleri"nin filmin dramatik yapısına bir faydası yok. Bir başka sorun da, herkesin hocaya destek çıkması. Polisi, savcısı o kadar "iyi niyetli" ki, insanın Adil Hoca'yı suçlayası bile geliyor. Öykü güçlü bir dramatik çatışma barındırmıyor. Tez var ama anti-tez yok. İsa Yıldız, keşke öyküsü üzerinde daha çok çalışsaydı. Belki o zaman "Dondurmam Gaymak"

        tadında bir kasaba komedisi ortaya çıkabilirdi.

        Diğer Yazılar