Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Başrollerinde genç oyuncu Colin O’Donoghue ve Anthony Hopkins’in oynadığı “Ayin” (The Rite), Katolik dünyasının kalbi Vatikan’da geçen bir şeytan çıkarma öyküsü anlatıyor

        SON yıllarda Hollywood, şeytan üzerine “fantezi değil gerçeğin ta kendisi” havasını vermeye çalışan filmler çekiyor. Yeni trend, “şeytan çıkarma”ya aslında inanmayan bir rahibin öyküsünü anlatmak. Geçen aylarda seyrettiğimiz “The Last Exorcism”de, şeytan çıkartıcı olarak yıllarca çalıştıktan sonra her şeyin foyasını ortaya çıkartmak isterken gerçek bir şeytan vakasıyla karşı karşıya kalan bir rahibi seyretmiştik. “Ayin” ise inancını kaybetmek üzere olan ilahiyat fakültesi öğrencisi Michael Kovak’ın (Colin O’Donoghue) öyküsünü anlatıyor. Şüpheci Kovak, şeytanları iyi tanıyan Peder Lucas’ın (Anthony Hopkins) yanına stajyer olarak veriliyor. Masum bir genç kızın bedenini ele geçiren şeytanın asıl hedefinin Kovak ve Lucas olduğu ortaya çıkınca işin rengi de değişiyor... Şeytanın en büyük düşmanı ise kuşkusuz yine inanç! Finale doğru film, Kovak’ın çocukluğuna bizi yeniden götürüyor. Dolayısıyla, çocukluğundan ve gençliğinden birkaç sahneye yer verilen ilk bölümleri dikkatle izlemenizi öneririm. Annenin kayıp hatırası, cenaze evindeki travmatik anlar, Kovak’ın inanç ile inançsızlık arasındaki gidiş gelişlerinin ve filmin anahtarı niteliğinde.

        “Şeytan aslında var mı, yok mu?” diye bir süre orta sahada sahte sahte top çeviren “Ayin” o yoğun Katolik havasıyla “dini film” havasından kurtulamıyor. Vatikan’a sızma noktasına kadar gelmiş şeytanlar, Katolik âlemi için de bir uyarı niteliğinde. Vatikan dahil dünyanın her yerinde babasız, anasız ya da yolunu şaşırmış ailelerin çocuklarını bulan bu şeytanlar, 1973 yapımı ilk “Şeytan” (The Exorcist) filmindeki numaralarına keşke yeni şeyler ekleyebilse ve banallikten biraz kurtulabilseler.

        Yönetmen Mikael Hafström, karanlık atmosferi, montajı, görüntüleri ve kamera çalışmasıyla korku gerilim türünün hakkını veriyor. Daha önce “1408” gibi filmlerde de iyi bir yönetmenlik performansı gösteren Hafström’ün anlatımı, filmi seyredilir kılıyor. Ama öyküden çok şey beklemeyin.

        Kim tutar seni!

        ABD’de 1970’lerin başlarında, yarışlarda fırtına gibi eserek tarihe geçmiş efsane bir atın gerçek öyküsünü anlatıyor “Şampiyon” (Secretariat). Ama sadece bir atın değil, erkeklere ait bir dünyaya “elinin hamuru”yla giren Penny Chenery adlı bir ev kadınının (Diane Lane) da başarı öyküsü bu. Denver’lı klasik, kalabalık bir Amerikan ailesinin annesi olan Penny’nin, gelenekçi kocası ve abisinin muhalefetine rağmen kadınlar için çizilen alandan dışarı çıkmayı göze alması, dönemin özgürlükçü hareketlerine vurgu yapılarak anlatılıyor. “Cesur Yürek”in senaryo yazarı Randall Wallace’in yönettiği film, dönemin ruhunu yansıtmasının yanı sıra yarış sahnelerindeki başarılı çekim teknikleriyle de dikkat çekiyor. Wallace, bizi yarışın tam içine çekmeyi hedefliyor. Özellikle kameranın jokeyin bakış açısına yerleştirildiği planlar gerçekçi bir etki yaratıyor. Secretariat’nın kazandığı üç önemli yarışın üçünün de farklı üsluplar ve bakış açılarıyla çekilmesi de anlatımı zenginleştiriyor. Diane Lane’in her zamanki zarafetiyle farklı bir hava getirdiği filme, nevrotik antrenör Lucien Laurin’i oynayan John Malkovich de o tuhaf giysileriyle çok şey katmayı başarıyor. “Şampiyon”, çocuk seyircilere de tavsiye edilebilecek, sürükleyici ve hoş bir film.

        Diğer Yazılar