Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GEÇEN hafta gösterime giren "İçimdeki Yangın" (Incendies) daha çok finaliyle hatırlanacak, konuşulacak bir film. En iyi yabancı film kategorisinde Oscar'a aday olan bu film üzerine finalinden söz etmeden yazmak kolay değil. Ama denemek gerekiyor çünkü önemli bir film.

        Film, Radiohead'in hüzün dolu "You and Whose Army" şarkısı eşliğinde, saçları kesilen bir çocuğun endişe dolu bakışlarıyla açılıyor. O çocuğun nerede olduğuna ve kimliğine dair hiçbir ipucu vermeyen film, bizi önce Kanada'ya götürüyor. Sonra da Ortadoğu kökenli bir annenin ikiz çocuklarına bıraktığı gizemli bir vasiyetin peşine düşüyor. İsmi verilmese de Lübnan olduğuna emin olduğumuz ülkenin kan ve acı dolu tarihinde, babalarını ve abilerini arayan ikiz kardeşlerin serüvenine eşlik ediyoruz. Yönetmen Denis Villeneuve, annenin çocuklarından yıllarca sakladığı, nehir roman tadındaki hayatın sayfalarını telaşsız bir biçimde çeviriyor. Müreffeh bir Batı ülkesinden gelen ikiz kardeşlerle birlikte bir Ortadoğu kâbusunun orta yerinde dolaştırıyor bizi. Dini bağnazlığın, katı cemaat kurallarının kendi kanından insanlara yönelen nefretine şahit oluyor, gencecik insanları ölüm makinesi haline getiren iç savaşın dehşetini yaşıyoruz. Böyle bir ülkede intikamın imkânsızlığını vurgulayan "İçimdeki Yangın", finale doğru giderek daha da keskin, acıtıcı bir tragedyaya dönüşüyor. Bizi yeniden filmin ilk sahnesine döndürdüğünde ise içimiz buruluyor, neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Kurşun gibi bir film bu. Kaçırmamakta fayda var. Hollywood yapımcılarının bu hikâyeyi bir yere not ettiğini, yeni bir çevrimi için şimdiden kafa yorduklarını tahmin etmek de zor değil.

        DÜNYANIN ŞALTERİ KAPANIRSA

        "Kıyamet Gecesi" (Vanishing on 7th Street) ışıkların söndüğü karanlık bir dünyada geçen gizemli bir korku gerilim filmi. John Carpenter'ın "Los Angeles'tan Kaçış" filminin finalinde insanlığın kendine çeki düzen vermesini isteyen karakterin, Yeryüzü'nün bütün elektriğini kestiği sahneyi unutamam. Benzer bir durum "Kıyamet Gecesi"nde yaşanıyor. Ama kim kesiyor, neden kesiyor, belli değil. Olay anında bir sinemanın makine dairesinde bir makinistin (John Leguizamo) yanındayız. Dolayısıyla, önce "film kopmuş" gibi geliyor. Ama jeneratörler çalıştığında, yok olan insanların geride bıraktıkları giysilerini, öte berilerini görünce durumun rengi değişiyor. Sonra karanlıkta kalan "ışıksız" insanları alıp götüren "gölgeler" ve fısıltılar çıkıyor karşımıza.

        Anthony Jaswinski'nin senaryosu, hikâyeyi bir macera ya da bilimkurgu olarak geliştirmiyor. "Gerilimli bir sanat filmi" bu; ama düşünsel olarak derinleşemiyor. Medeniyetin ya da insanların teknolojiyle ilişkisini sorgulamayı tercih etmiyor. Yakınlarını kaybeden dört ana karakterin psikolojisini ele almaya ve onları zaaflarıyla korkularıyla göstermeye gayret etse de, ilginç yerlere gelmiyor. Tüm bu gayretler, filmin öyküsüzlüğünü gizleyemiyor. Üstelik karakterlerin aralarındaki ilişkiler de ilgi çekici hale gelemiyor. Final deseniz, son derece klasik ve "ilahi".

        "Makinist" ve "Sibirya Ekspresi" filmleriyle tanınan yönetmen Brad Anderson'un insanın temel karanlık korkusu üzerine bir tür görsel deneme gerçekleştirdiği söylenebilir. "Gölgeler"in olduğu sahnelerin iyi çekildiği ve filmin karanlık ve ışıkla olan ilişkimiz üzerine bizi düşündürdüğü öne sürülebilir. Ama bunun için biraz fazla uzun. 30 dakika yeterdi.

        Diğer Yazılar