Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        TAHRANLI iki ailenin üyelerine ve onların arasındaki çatışmalara odaklanıyor film. Anlaşmazlıkların bir kısmı mahkemelere de taşındığından, “Bir Ayrılık”ın birçok bölümü yargı kurumlarındaki küçük mahkeme odalarında geçiyor. Senaryoyu da yazan yönetmen Asghar Farhadi, bezgin, sessiz ve yorgun yargı görevlileri gibi, seyircinin de öncelikle tarafları dinlemesini ve kendi kararını vermesini istiyor.

        Filmdeki davalardan, Simin (Leila Hatami) ile Nader’in (Peyman Moaadi) boşanmak istemesi ve kızları Tehmer’in (Sarina Farhadi) velayetinin kime verileceği, seyirci için de “düğümlenmiş” davalar. Alzheimer hastası babasına bakmak için yurtdışında yaşamayı reddeden kocası Nader’den ayrılmak isteyen Simin’i, ilk bakışta bencillikle suçlamak mümkün. Ama Nader’i tanıdıkça, içindeki kibri, duyarsızlığı ve Simin’e karşı hissettiği sınıfsal ezikliği fark ediyoruz. Zaten Nader’in gündelikçi Raziah (Sareh Bayat) ve işsiz kocası Hodjat (Shahab Hosseini) ile mahkemeye düşen kavgası, öfkesinden ve kibrinden kaynaklanıyor. Yönetmen, Nader ve Simin dahil hiçbir karakteri peşinen yargılamama konusunda titiz davranıyor. Ama sorunları içinden çıkılmaz hale getiren zaafları, bencillikleri, yalanları, sınıfsal öfkeleri ya da sınıfsal anlamda üstünlük taslamaları tek tek gösteriyor. Ve en önemlisi, gerçek bir adaleti sağlayacağı varsayılan din, inanç ve ahlak gibi kavramlar üzerine yeniden düşünmemizi sağlıyor.

        Filmin kırılma noktaları bence Raziah ve Temreh’in adaletin sağlanması için ailevi ilişkilerine dahi zarar vermeyi göze aldıkları anlar... Film, gerçek bir adalet için gösterilecek özverinin acılı bedelleri olabileceğini vurguluyor. Ele aldığı meselelerde derinleşebilen ve seyirciyi düşündürmeyi başaran “Bir Ayrılık”, özelikle bu kırılma noktalarında, bana açıkçası Shakespeare trajedilerini ve Dostoyevski romanlarını hatırlattı. “Bir Ayrılık”ı son yılların trendlerine uygun minimalist bir sanat filmi ya da “hiper gerçekçilik” uğruna taklalar atan sosyal bir dram falan zannetmeyin. Son derece mütevazı bir sinema diliyle çekilmiş ve her seyircinin kendini kaptırıp gideceği bir film bu. Üstelik gayet iyi bir film.

        FİLMİN NOTU: 7.5

        KARANLIKTA GERİLİM

        İKİZ kardeşinin intiharını araştıran Julia, esrarengiz bir katilin peşine düşünce katilin yeni avına dönüşür. Üstelik o da kız kardeşi gibi yavaş yavaş kör olmaktadır. Guillem Morales’in yazıp yönettiği “Julia’nın Gözleri” (Los Ojos de Julia), bir gerilim için temel malzemelere sahip. Atmosferi, görüntü ve sanat yönetimiyle gerilim türünün hakkını veren Morales, öyküyü, Julia’nın bakış açısından anlatırken başarılı bir yönetmenlik koyuyor ortaya. Julia’nın gözlerinin sargılı olduğu bölümlerde, çevresindeki insanları göstermemesi çok iyi bir tercih. Belén Rueda başta olmak üzere oyuncular da gayet iyi... Ama film, seyircisini ikna etmeyi başaramıyor. Çünkü gerilim sineması, özünde seyircinin kendisini ana karakterin yerine koymasıdır. Şuursuz davranışlarıyla sürekli katilin ekmeğine yağ süren Julia ile özdeşleşmekse mümkün değil. Gözleri görmeyen hangi insan peşinde bir katil olduğunu bile bile, tek başına bir evde kalır ki? 1967 yapımı “Wait until the Dark”ı seyrederseniz, “gözleri görmeyen kadın ve katil” motifinin ne kadar etkili ve inandırıcı bir biçimde kullanılabileceğini görmeniz mümkün. “Julia’nın Gözleri” ise hikâyesinin kurbanı oluyor.

        FİLMİN NOTU: 6

        Diğer Yazılar