Hollywood'dan iki ahlaki öykü
BEAU Willimon imzalı bir tiyatro oyunundan uyarlanan “Zirveye Giden Yol” (The Ides of March) politikanın kirlenmişliğini, insan psikolojisini de mercek altına alan bir hikâye üzerinden anlatıyor. Franklin J. Schaffner‘in “The Best Man” (1964) ve Michael Ritchie‘nin “The Candidate” (1972) filmleri, iyi adamların “reel siyaset”e girdikçe olumsuz yönde değişmelerini başarıyla hikâye edip, hafızamızda özel bir yer edinmişlerdi. “Zirveye Giden Yol” ise politikacının ahlakını “politika dışı” bir konu üzerinden test ediyor. George Clooney filmde, aday yarışını kazanırsa Beyaz Saray’ın yolunu tutacak Demokrat Partili Mike Morris’i canlandırıyor. Morris, radikal görüşlü, idealist bir siyasetçi. Sözgelimi, desteğine çok ihtiyaç duyduğu ama ahlaksız bulduğu bir senatörün sözlü desteği için taviz vermeye yanaşmıyor. Morris’in medya danışmanı Stephen Meyers (Ryan Gosling) de, işinden çok ideallerine bağlı. Film bu iki ana karakterin ideallerini değil, ahlak anlayışlarını sorguluyor ve kafamızın içinde bazı yaman soruların dolaşmasına vesile oluyor: Vicdanı olmayan insanların idealizmi ne kadar temiz olabilir? Günümüzde olduğu gibi, politikacı eğer bir imaj fabrikasının ürünüyse, bir politikacının samimiyetini test etme şansını bulmamız mümkün olabilir mi? Filmin bence sorunlu yanı öyküsü. İki ana karakterin yaptıkları büyük hatalar açıkçası bana pek inandırıcı gelmedi. Danışmanın, rakip firmanın adamıyla buluşmayı kabul etmesi; Morris’in ise anlık zaafı, bence o noktalara gelmiş insanların yapabilecekleri türden şuursuzluklar değil... Clooney yönetmen ve aktör olarak başarılı. Diğer oyuncular, Ryan Gosling, Philip Seymour Hoffman, Paul Giamatti ve Evan Rachel Wood da görevlerini eksiksiz yerine getiriyorlar. Aslında tam bir oyuncu filmi bu. Herkes tadını çıkarta çıkarta oynamış...
‘OYUNUN SONU’NU KAÇIRMAYIN!
Bir başka oyuncu filmi de geçtiğimiz hafta gösterime giren “Oyunun Sonu” (Margin Call). Ama öyküsüyle, senaryosuyla çok daha iyi ilerleyen, ikna edici ve sorunsuz bir film... Özünde, yine bir ahlak, daha doğrusu bir ahlaksızlık hikâyesi duruyor karşımızda. Film, bizi ABD’de başlayıp, tüm dünyayı etkileyen finans krizinin, bir yatırım kuruluşunun loş ofisinde tetiklendiği o ilk anlara götürüyor. Elemanların işten çıkartılma sahnesiyle başlayan film, sadece sistemin acımasızlığı üzerine kurulu değil. Etik dışı finansal bir operasyonun an be an nasıl gerçekleştiğini anlatırken, insan psikolojileri üzerine yoğunlaşıyor, paranın getirdiği yaşam standartlarına bağımlı olan insanları ve onların ahlak anlayışlarının esnekliğinin altını çiziyor. “Oyunun Sonu”nu izleyenlerin soluğu Wall Street protestocularının yanında alması çok doğal. Oscar adayları arasında adının geçeceğini tahmin ettiğim “Oyunun Sonu”, bence 2011’de ABD’den gelen en iyi filmlerden biri. Kesinlikle kaçırmayın... Her şey bir yana temposu hiç düşmeyen bir gerilim bekliyor sizi. Üstelik Kevin Spacey, Jeremy Irons, Paul Bettany gibi isimlerden oluşan harika bir kadrosu var. Yönetmeni J. C. Chandor‘un adını ileride daha çok duyacağımızdan eminim.