Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        YAŞAYAN en büyük film yönetmenlerinden biri olan Martin Scorsese, bugüne kadar ayağını genellikle gerçeklik zeminine basmayı tercih etmiş, seyircisini alıp başka dünyalara pek kaçırmamıştı. Üstat, “Hugo”yu sanki bunun acısını çıkarmak istercesine başlatıyor. Dijital çağ seyircisini dev mekanik saatlerin, zembereklerin üzerinden geçirip, rüya gibi bir 30’lu yıllar Paris’ine doğru götürüyor ve kamerasını anlatacağı hikâyeye doğru adeta

        uçuruyor. Kameranın bazen insanların burunlarının ucundan geçerek hızla ilerlediği bu sahne, bir sihirbazın

        seyirciyi selamlamak için yaptığı ilk şovu hatırlatıyor. Scorsese, bu girizgâhın ardından gizlice garda yaşayan

        yetim Hugo Cabret’nin (Asa Butterfield) öyküsünü anlatmaya başlıyor. Sert istasyon bekçisinin (Sacha Baron Cohen) gözünden kaçmaya çalışan ve babasından (Jude Law) kalma bir “otomaton”u tamir etmeye uğraşan

        Hugo’nun çabalarının gerisinde bir baba arayışı ve hayatına anlam katma arzusu var. ykü, tam biraz sarkmaya başladığında “sihirbaz”ın kutudan tavşan çıkarması gibi Scorsese de, filmin asıl hazinesini gözlerimizin önüne seriveriyor ve sinemanın ilk büyük ustalarından Georges Méliès (Ben Kingsley) üzerine bir film seyretmekte

        olduğumuzu anlıyoruz. Sinemanın bir panayır eğlencesinin ötesine geçeceğini göremeyen Lumière Kardeşler‘in aksine, sinemayla hikâye anlatılabileceğini, seyirciyi Ay’a ve hayal dünyalarına götürebileceğini keşfeden“Sihirbaz” Georges Méliès’in (1861 - 1938), küçük Hugo’nun aradığı baba figürünün ta kendisi olduğunu, sinema sanatının da

        hayatının anlamıyla örtüştüğünü görüyoruz. O noktada, sadece Hugo değil bütün sinemaseverler, gerçek bir “baba figürü”yle karşılaşıyor aslında. Lumière Kardeşler gibi belgesel çekmek yerine, Paris’te kurduğu stüdyosunda yaptığı filmlerle seyirciyi hayal dünyalarına götüren, filmlerini elle boyayarak renklendiren Méliès’in önünde

        saygıyla eğilirken, Scorsese sinema sanatını da kutsamış oluyor.

        YILIN EN İYİLERİNDEN

        “Hugo” sinemanın sihirli ruhuna ilişkin bir film. Filmde anahtar bir rol oynayan sinema tarihçisi (Michael Stuhlbarg)

        karakterini de düşünürsek, eleştirmenlerin “Hugo”ya âşık olup övgüler düzeceğini tahmin etmek güç değil. Hollywood usulü bir “Cinema Paradiso” potansiyeli taşıyan, Oscar’a aday olması kuvvetle muhtemel “Hugo”, belki Scorsese’nin değil ama yılın en iyilerinden biri. Scorsese’nin Méliès sinemasının sihrini, filmin harcına katmaktaki başarısına ve çektiği ilk 3D filmin, sinema tarihinin ilk özel efektlerini gerçekleştiren Méliès üzerine olması gibi hoşluklara şapka

        çıkarmak gerekiyor. Bence kaçırmayın. Çocuklarınızı da mutlaka götürün.

        Diğer Yazılar