Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İSPANYOL yönetmen Pedro Almodóvar’ın “İçinde Yaşadığım Deri” (La Piel Que Habito) adlı filmi geçtiğimiz cuma gösterime girdi. Almodóvar, kendisini belirli türlerle, temalarla sınırlamayı sevmeyen bir yönetmen. Öte yandan, gerilim, polisiye janrında filmler çekse de, hikâyelerine ustası olduğu melodram türünün öğelerini yerleştirmeyi ihmal etmiyor ve filmlerine kişisel bir damga vurmayı başarıyor. Fransız polisiye yazarı Thierry Jonquet‘nin 2005 tarihli “Tarantula” adlı romanından beyazperdeye uyarladığı “İçinde Yaşadığım Deri”yi de bir Almodóvar filmine çevirmeyi başarıyor. Film sakin bir tarzda, bir bulmaca gibi açılıyor:

        Dr. Frankenstein’ı hatırlatan Robert Ledgard (Antonio Banderas), ünlü ve başarılı bir estetik cerrah. Yüksek duvarların ardında, içinde bir ameliyathane ve laboratuvar barındıran büyük bir evde yaşıyor. Üst katında yoga yapan, ten rengi tayt giyen genç ve güzel bir kadının (Elena Anaya) kilit altında tutulduğu bu ev, Ledgard’ın sadık kâhyası Marilia’ya (Marisa Paredes) emanet... Film, baştaki dinginliğini bir yana bırakıp intihar girişimi, şiddet, silah, tecavüz ve cinayet sahneleriyle seyircinin kafasını daha da karıştırıp denklemin bilinmeyenlerini artırsa da, daha sonra sakin ve uzun süren geriye dönüşlerle, cevapları ağır ağır vermeye başlıyor. Asıl önemli sırlar ortaya çıktıkça, Almodóvar’ı bu hikâyeye çeken özellikler de netleşiyor.

        DUYGUSAL LABİRENT

        Estetik cerrahiyi “hem intikam hem bilimsel deney” için kullanan Doktor Ledgard ile Vera Cruz arasındaki efendi – köle ilişkisinden cinselliğe dek uzanan “duygular labirenti” o kadar karışık ve ilginç ki... Almodóvar, tam bir anti – kahraman olan Ledgard üzerinden erkek bakış açısını şöyle bir elden geçirip, adeta silkeliyor. Ledgard, intikamın ötesine geçip sınırsız gücüyle kendi bilinçdışına ulaşıyor bir bakıma... Hükmetme tutkusuyla Tanrı’yı oynuyor, eziyette sınır tanımıyor ve sonunda aşka varıyor. Bir yanıyla kaybettiği oyuncağını arayan bir çocuktan da farksız. Vera, yaşadığı dönüşüm süreciyle aslında Ledgard’ın bilinçdışını açığa çıkarıyor, onun dipten dibe nasıl bir eş, nasıl bir kadın istediğini yansıtıyor bize. Aşk, onun için eziyet vermek ve hükmetmekle eşanlamlı. Filmin zayıf yanı, Vera’nın cephesinden çok fazla şey anlatamıyor oluşu ve onun içinde olup bitenleri pas geçmesi...

        Her Almodovar filminde olduğu gibi ana – çocuk ilişkileri önemli. Ledgard’ın son göründüğü kadraj, meseleyi bir de, anne figürüyle birlikte düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Yer yer kara mizaha yer yer de yetişkin masallarına meyleden bu intikam öyküsü, aşırılıklarına rağmen çok kontrollü bir anlatıma sahip. Almodóvar her zamanki canlı ve berrak renkleriyle kasvetten uzak durmuş. Banderas ile Almodóvar’ı yıllar sonra buluşturan “İçinde Yaşadığım Deri”de Vera’yı oynayan Elena Anaya’nın bir yıldız gibi parladığını da belirtelim. Haftanın en iyisi.

        Diğer Yazılar